, ,

Kamil Akar | Game of Thrones Artık Beni Heyecanlandırmıyor

Bizbize sohbetler köşemizde bu defa dünyanın en tatlı insanlarından biri var. Beni bu muhteşem aileyle tanıştıran Kamil Akar‘la birlikteyiz. Beni bıraksanız sabaha kadar kendisiyle ilgili konuşurum ama sohbetimiz zaten yeteri kadar uzun olduğu için sizi çok oyalamak istemiyorum. Sohbete başladığımızda saat 20:30du, bitirmek için mecbur kaldığımızda da 01:30. Ertesi sabah o okula, ben işe gitmeyecek olsam az sonra okuyacaklarınızın üç katı uzunlukta bir yazıyla karşı karşıya kalırdınız ama el mahkum bitirdik. Tadı damağımda kalan sohbetimize davetlisiniz.

img_1862Kamil öncelikle okurlarımızın seni daha yakından tanıması için kendini biraz anlatmanı istiyorum. Kimsin sen?

Merhaba Bora, ben sıradan bir Egeliyim aslında. Muğla’da doğup büyüdüm ve ailevi sebeplerden dolayı 2005 yılında Bodrum’a yerleştik. Liseyi bitirdikten sonra Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’nde saçma bir turizm bölümü maceram var. İçime sinmeyerek orayı bitirdim. Daha sonra senin de bildiğin bir mağazacılık maceram var ki, hayatımda keşke bulunmasaydım dediğim yıllar. Daha sonra ideallerimin peşinden gidip 24 gibi geç bir yaşta istediğim bölümü okumaya karar verdim ve Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Tarih bölümüne yerleştim. 2013 yılından bu yana lisans eğitimimi büyük bir şevk ve istekle alıyorum. Bu sene de son sınıfımı okuyorum ve alanımda çalışmalarıma devam ediyorum. Tabii ki 2009’dan bu yana da hayatımın en önemli konularından bir tanesi Birdizihaber. Kısacası tarih, internet-teknoloji, spor ve birdizihaber ekseninde şekillenen hayata sahip sıradan birisiyim.

Turizm senin için niye yanlış bir karardı? Yoksa sen de puanı oraya tuttuğu için okuyanlardan mısın?

18 gibi çok genç bir yaştaydım ve “okumak için okumak” denen hastalığa yakalanmıştım. Çocukluktan beri ailevi arkaplan sebebiyle tarihe inanılmaz bir ilgim vardı. Bu yüzden hep tarih okumak istemiş, iyi bir tarihçi olma rüyalarıyla büyümüştüm. Ama 18 yaşında ailevi sorunların olduğu bir ortamda istediğimi başaramayıp ne tutarsa onu okudum. Bu sebepten en büyük pişmanlıklarımdandır.

Hepimizin zamanında yaptığımız hatalar… Ne mutlu sana ki çok da geç olmadan ideallerini gerçekleştirmek için adım atmışsın. Bu adımı atamayan çok genç var. Neyse Migros yılları için niye öyle dedin ya? Ben seni tanıdım bu sayede mesela. Senin için iyi bir deneyim olmadı mı?

Kesinlikle çok değerli insanlarla tanıştım. Sen de onlardan birisisin. Ayrıca o kadar boş zamanım oldu ki, Birdizihaber’in temellerini de o yıllarda attık. Ancak o yıllarda kişisel olarak kendimi geliştiremediğimi hissediyordum. Sen o yoğun tempoyu iyi bilirsin. Sürekli koşuşturmacalar ve sorumluluk dolu yıllardı. Bu yüzden orada takılıp kaldım gibi hissediyordum. Sonunda ayrılmak zor ama güzel bir karar oldu.

Bahsetsene Dizihaber’in oluşum sürecinden. Okuyucularımız tam olarak bilmiyor. Diyorum ve başlıyor yine anlatmaya. 

En sevdiğim hikaye. Hafize kendi röportajında bahsetmiş biraz ama ben açayım istersen? 2009 yılında Zafer isminde bir arkadaşımız vardı benim fikirlerim ve onun maddi desteği sayesinde gelişti ilk etapta.

O dönemde twitter çok popüler olmayan ancak en güzel yıllarını yaşıyordu. Aktif bilgi paylaşımının ilk yıllarıydı. Twitter’da son dakika haberler, film haberleri, oyunlar ve tiyatro dahil bir çok alanda haber paylaşan hesaplar vardı. Ancak yabancı dizi haberleri ile ilgili hiç bir şey yoktu. Ben de bahsettiğim boş yıllarımdaydım ve inanılmaz sayıda dizi izliyordum. Hatta odamın duvarında her gün hangi dizinin olduğunu gösteren bir tablom vardı. Bunun yanında diziler hakkında okumayı ve yazmayı da seviyordum. Hatta bir blog bile açmıştım. Hal böyle olunca altyazı sitelerinde geçirdiğim vakitler, yabancı reyting siteleri ve haber siteleri de eklenince, iki yılda işin kurdu olup çıkmıştım. Ayrıca yabancı dizi izleyiciliğim daha eskiye dayanıyordu. Böyle olunca “Neden dizi haberlerini biz paylaşmayalım?” diye sordum Zafer’e. Kendisi de çok girişken ruhlu birisiydi ve twitter hesabı açmamda destek oldu bana. Twitter hesabını açtığım gün o zamanların çok iyi sayıları olan 500-600 takipçiye ulaşmıştım ve altyazı sitelerinden dostlar çok destek oldular. Bu vesile ile onların da hatırladığım kadarıyla adlarını analım. Nazo82, Pınar Batum, Cem Özdemir(Eşekherif), Buse, Emre ve daha adını sayamadığım onlarca Divixplanet üyesi. Her biri tek tek çok fazla destek oldular. Twitter’da kısa sürede yakalanan başarıdan sonra, okuyucu kitlesi uzun yazılara ulaşmakta zorluk yaşadı. Çevirdiğimiz röportajları facebookta paylaşıyorduk ve okuması cidden zordu. Kitlemiz de bizden isteklerde bulunmaya başlamıştı. Şimdi bunu okuyanlara garip gelebilir ama o dönemlerde twitter gerçekten böyleydi. Herkes birbirini tanırdı ve herkes çok samimiydi.

Bu isteklerin üzerinde bir blog açtık. ismi de dizihaber.blogspot.com gibi birşeydi. Bundan sonra hiç ümitli olmadığım bir şekilde yazar alımı ilanı yaptım twitter’dan. O zaman gözlerime inanamamıştım ve yaklaşık 100 başvuru gelmişti. Tabii ki içinde uzun elemeler yaptık Zafer’le. Bu süreçte en büyük yol arkadaşım ile tanışmıştım. Kendisi tabii ki Ayça Özbay. Ayça fikirleri ile bizi adeta yönlendirdi. Geldiği günden bu yana inanılmaz bir tecrübe ve birikim ile bizi bugünlere getiren en önemli unsurdur. Birdizihaber ile blogspot zamanında tanıştı ve hala birlikte yürümeye devam ediyoruz. Tabii ki o dönem Selman ve Ali gibi çok değerli arkadaşların da desteği oldu. Bu ilk ekibimiz ile bir karar verdik ve artık biraz daha profesyonel olacaktık. Yeni bir alan adı alacaktık ve altyapımızı kuracaktık. İsim konusu gelirsek, okuyucu isteği ile oluşan bu ekip tabii ki okuyucudan fikir alacaktı ve “Kuracağımız sitenin ismi ne olsun?” diye sorduk ve bir anket açtık.  (Twitter’dan gelen takipçilerimiz-ki Hafize de vardı- oy vererek sitenin ismini birdizihaber olarak belirledi.) Önce blogspot altyapısı ile, daha sonra ise wordpress ve kendi domainlerimiz ile her geçen gün kendimizi geliştirmeye ve teknolojiye ayak urdurmaya çalışarak bu günlere geldik. O günlerden bu yana da aynı isim ve sıkı takipçilerimizle yolumuza devam ediyoruz.

Geçen yedi yıllık sürede yüze yakın yazar ile çalışmışızdır ve her birinin emeği çok fazladır. Her biri bu siteye bir değer katmıştır. Bu geçen yedi yılda onlarca proje ve işle okuyucu karşısına çıktık ve tamamen hizmet etme amacı güttük. Ki hala bu amacı güdüyoruz. Sitenin içinde bir çok başarılı yazarı daha profesyonel yerlere uğurladık, bir çok yazara alanında daha iyi imkanlar oluşturmasına yardımcı olduk ve gerçekten bu sektöre bir renk kattığımızı düşünüyorum. Amatörce başlayan yaşantımıza amatörce devam ediyoruz ve bu işi yaparken gerçekten zevk alıyoruz. Sen de uzun süredir bizimlesin ve nasıl bir ortam olduğunu çok güzel anlatabilirsin.

Bizim ortamı size anlatmaya benim gücüm yetmez, keşke bir fırsatımız olsa da hepinizi üç gün için alabilsek o ortama da gözlerinizle görseniz.

15416112_1207825235949791_804743567_nO zaman sen dahil bu işe adım atan beş kişiye biz de teşekkür edelim. Seninle Alcatraz izlediğimiz akşamları hatırlıyorum da sen, kedilerin, televizyona bağlı laptop ve çeşit çeşit abur cubur. Gerçekten çok hevesliydin.

O sana Alcatraz’ı büyük heyecanla anlattığım günler işte, Birdizihaber’in en ateşli günleriydi (Gülüyor). Kedilere sempatim hiç bitmedi. Hala günde yarım saat ayırdığım kedilerim var, tabi artık evde değil, okulda doğal bir ortamda.

Okuduğun bölümü çok sevdiğini belirttin de oraya biraz değinmek istiyorum. Biri bana seni gösterip ne iş yaptığını sorsa aklıma gelecek yirmi seçenekten biri olmaz tarih. Sözlük diliyle tam bir nick-entry uyumsuzluğu örneğisin. Nereden geliyor bu tutku?

Evet, ben de öyle düşünüyorum. Özellikle gençlik dönemlerimde teknolojinin hayatımdaki yerinden sonra IT elemanı gibi oldum. Çevremizdeki “Şuna bir format atsak ya seninle” denen kişiydim ben. Yanında dizi, film olayları da eklenince Geek bir karakter izlenimi verdim. Ama bunun yanında aileden gelen hissiyatlar vardı her zaman. 70’li yılları en acı şekilde yaşayan ve 80 darbesinde çok etkilenen solcu bir aileden geliyorum. Çocukluğum da bu hikayeleri dinleyerek geçti. O yüzden tarih her zaman hayatımdaydı. Üzerine lisede felfese ve tarihe olan ilgimi yaptığım okumalarla da arttırınca o minik tarih ilgisi bir aşka dönüşmüştü. Tabi hayat şartları araya zorlu imtihanlar soksa da, bir şekilde kendimi tarihin göbeğinde buldum. Bu yüzden kendimi çok şanslı hissediyorum.

Dedikten sonra birden duraksıyor.

İnsanın kendisini anlatması gerçekten çok zormuş. Yazdığım her kelimede “kendimi övmüyorum dimi?” düşüncesiyle yazıyorum açıkçası. Ancak gençliğimden bu yana dinlediklerim ve okuduklarımdan sonra hayatımın tek bir amacı vardı: bu bilim alanına hizmet etmek. Okulum ve hocalarım sayesinde de şu an hayatımın en önemli görevini yapıyorum ve bahsettiğin gibi alakasız bir tip olarak bu işi yapıyorum. Anladığın üzere çok da severek.

Bense bu aşamada lapa kıvamında hiç susmasın istiyorum halbuki. Yok, yok rahat ol, diye cesaretlendiriyorum. Çünkü derin şeyler geliyor adamdan. 

Biraz da sektörden bahsedelim. Sen nasıl başladın yabancı dizi izlemeye? Türk dizileri neyine yetmedi?

Saçma sitemime kahkaha atıyor resmen ve ekliyor “Güzel soru” diye. Sonra başlıyor anlatmaya.

Aslında bu soruya uzun uzun cevap vermek isterdim. Zira verdim de. Sitemizin yazarlarından Nisan çok güzel bir yazı hazırladı. Sen de biliyorsun ve katıldın. Bir Dizi Haber Yazarlarının İzlediği İlk Yabancı Diziler yazımızı okumayanları da mutlaka okumaları konusunda ısrar edelim. Başarılı bir yazıydı. Bunun yanında özetlemek gerekirse, Cine 5 sayesinde başladım ben. Sex and the City’nin inanılmaz reklamı ve ilgi çekici sloganları ile kendi küçük dünyamdan kurtulup, dünyanın farklı yerlerini de tanıtım. Dünyanın Ruhsar’dan ve İstanbul’un yaşamından ibaret olmadığını gördüm. Bu yüzden benim için yabancı dizi dünyası kişisel gelişim açısından çok önemli. Hâlâ da izlediğim yapımlardan bir şeyler öğrenebiliyorum. Bence en önemlisi bu. Bunun dışında yabancı dizi sektöründen biraz bahsetmek istiyorum.

Bu konuda Ayça çok iyi yazılar yazdı. Mutlaka sitemizin sektörel yazılarını da önereyim okurlarımıza. Dizi sektörü bir kısır döngüdeyken, dijital streaming işin içine girdi ve Netflix gibi bir firmayı ortaya çıkardı. Ulusal kanalların her sezon 20 dizi yayına alıp 19’unu iptal ettiği dönemlerde ben de iyice soğumaya başlamıştım bu işten. Ancak HBO, Showtime ve AMC ile başlayan furya sayesinde kablolu kanallar yıllardır yaptığı gibi çıtayı yükseltti. Onlar da tıkanmaya başlamıştı ki, Netflix 18 yaşındaki Messi gibi girdi piyasaya ve adeta ortalığı kasıp kavurdu. Onun getirdiği rekabet ortamıyla klasik kanalların da artık paslanmış bakış açıları değişti ve klişe dışında yapımlara yönelmeye başladılar. Özellikle ilişkiler, teknoloji ve absürt komediye ilgi artmaya başladı. Böylece seviye tekrardan arttı. Bence televizyon sektörü berbat geçirdiği bir dönemden sonra tekrar yükselişe geçmeyi başardı.

Şu an Türk dizi sektöründe de benzer bir durum var. Birçok dizi tutmuyor ve yayından kalkıyor. Sen havayı iyi koklarsın. Ne dersin bizde de böyle bir yükseliş olur mu?

Ben 2000 yılından bu yana televizyon izleyen, yönetilebilir beyinlerdenim. Yani bu televizyon denen işkenceyi yıllarca çektim, istedikleri gibi düşüncemi yönettiler ve reklamlarıyla her şeyi satın aldım. Kapitalizmi televizyon aracılığı ile dibine kadar yaşadım. Bu yüzden Türk televizyon sektörü hakkında da az biraz konuşma hakkını kendimde buluyorum. Şimdi kimse sorsak 2000’ler çok iyiydi diyor. Koçum benim, Ruhsar, Yedi numara, Ayrılsak da beraberiz, Ekmek teknesi, Bizimkiler v.s. sayacaklardır. Ben de her birini ve daha nicelerini izledim ve her biri gerçekten harika hatıralar. Her birisinden hatırladığım bir sahne bile yüzümde gülümseme oluşmasına sebep olur. Ancak üzgünüm ama Türk televizyonculuğu hiç bir zaman ciddi seviyelere gelemedi. Halkın istekleri, kalitesi, tutarlılık ve özen bu sektörün yanına bile yaklaşmadı. Her zaman halkın zayıf duygularına dokunup, hassas yerlerden vurarak ucuz drama ile işi kotardılar. Hiç bir zaman gelişmedi ve kimse de bunun için adım atmadı. Özellikle dizilerin süreleri konusunda yıllardır anlam veremediğim bir durum var. Süreler çok uzun. Dizi başı oyunculara milyarlar dökülüyor ve oyunculara adeta zulm ediliyor. Sadece oyunculara değil set arkasındaki emekçilere de zulm ediliyor. Kimse de demiyor ki, kardeşim biz farklı olalım ve 160 dakika bir dizi çekeceğimize 80 dakikadan iki dizi çekelim. Hem daha farklı kitlelere hitap ederiz, hem de dizilerin ömürlerini uzatırız. Tabii ki bu kadar basit değil. Bunun farkındayım. Türkiye’de işler hiç bir zaman böyle yürümez. Oryantalistlerin dediği gibi liyakatın yeteneğin önüne geçtiği ülkelerde durum böyledir. Başarı getirecek fikirlerin önü her zaman tıkanır ve ondan daha çok para getirecek işlere yönelinir. Bu yüzden Türkiye’de dizi sektörü maalesef maddiyat ön planda olduğu ve kalite kaygısı olmadığı sürece düzelecek gibi gözükmüyor. Bu kadar kötü olaydan bahsettikten sonra yiğidin hakkını da verelim. Türk televizyonculuğunda bu kalıplaşmış kurallara rağmen çok başarılı yapımlar da olmadı değil. Dizilerin süresini kendi dizisi içinde eleştiren Leyla ile Mecnun ilk aklıma gelenlerden bir tanesi. Bunun yanında Tatlı Hayat, komedi olarak dünya komedileriyle aynı seviyede bir yapım. Ezel gibi üst düzey hikayeler de sürelerin kurbanıdır bana göre.

Bu uzun cümlelerimi şöyle özetleyelim; Türk dizi ve dolayısıyla televizyon sektöründe yaratıcı insan sıkıntısı yok. Bulunduğumuz coğrafya ve sürdürdüğümüz zor yaşamlar sebebiyle her birimizin çok başarılı hikayeleri var. Bunlar dizi senaristlerine de sirayet etmiş durumda. Ancak bu başarılı hikayeleri kesinlikle anlatamıyoruz. Hikayeler başarılı olsa da, ilk sezonda her şey tükeniyor. Maalesef yapım şirketleri, kanallar ve izleyiciler “Aman bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” ve “ben parama bakarım” dediği sürece bu parlamaya aday hikayeler de her sezon yok olup gidecek.

Uzun konuştukça utanıyor, kısa keseceğini söylüyor ama ben halimden memnunum. 

Tatlı hayat ve Ezel uyarlama ya da esinlenme diziler ama. Bu konuda ne diyeceksin?

Uyarlama konusunda bir takıntım yok. Bence hikayelerin başka bir hikayeden esinlenmeleri gayet normal. Önemli olan onu aktarma şekli. Ezel’in tamamını izlemedim. Sadece izlediğim kadarıyla hikayenin aktarım şeklinin başarılı olduğunu düşünüyorum. Tatlı Hayat ise çok klişe bir konuya sahip. Dünyada binlerce var bu diziden. Ama Haluk Bilginer bu diziyi binlercesinin önüne geçirdi. Ben zirveme kesinlikle onu koyarım. Sorunun temeline inersek, uyarlama veya özgün hikaye farketmez. Güzel aktarılan diziler bile var olan sistem yüzünden başarıya ulaşamıyor. Bu başarı reklam başarısı değil tabii ki. Onlarca dizi kasıp kavuruyor ülkeyi ve Ortadoğu ülkelerini. Önemli olan gerçekten izlenebilir olması. Kim bana beş tane dünya çapında Türk dizisi sayabilir ki? Diyebilirsiniz ki, kardeşim zaten ABD ve İngiltere hariç hangi ülkenin böyle dizileri var? Evet haklısınız ama bu coğrafyada böyle bir potansiyelin olduğunu biliyorum. Üzülme sebebim de bu.

Ülkeden uzaklaşıp yabancı dizilere dönelim yine. Amerika’da da son zamanlarda çok fazla iptal haberleri var. Bu duruma yorumun nedir? Doydu mu izleyici?

Çok ciddiye almıyorum ben bu iptal haberlerini. Zira genelde ulusal kanalların dizileri oluyor. Artık izleyici ulusal kanaldan dizi falan takip etmiyor. Gerek de yok zaten. Bu yüzden iptal haberleri çok normal. Zaten bir çok kısıtlaması olan ulusal kanallar bir de konu bulmakta zorlanınca, her sene bir çok klişe gelip gidiyor. Ben biraz komedi tarafında olduğum için ulusal kanal komedilere şöyle bakıyorum. Yıllardır The Big Bang Theory, Two and a Half Men, How I Meet Your Mother, Modern Family ekibiyle idare ediyoruz. TAAHM ve HİMYM bitince yerine yeni diziler gelemedi. Biraz sivrilmeyi başaran Mom, 2 Broke Girls, New Girl ve Brooklyn Nine-Nine dizileri de en az dördüncü ve beşinci sezonlarında. Yani uzun süredir yeni bir kan yok. Bu durumda da her yıl bol bol yeni dizi ve bol bol iptal görüyoruz.

Aslında orada da bir kısır döngü var mı yani?

Ulusal kanallarda evet. Ancak kablolu kanallarda ve dijital yayıncılarda böyle bir durum yok. Şuan ABD dizilerini zirveye çıkaran unsurlar kesinlikle bunlar. Bu platformlarda da iptaller çok az görülüyor. HBO, AMC ve Showtime gibi kablolu kanallara Netflix, Amazon ve PlayStation gibi yayıncılar eklenince yelpaze inanılmaz genişledi ve çok başarılı olmaya başladılar. Bu yüzden kısır döngü var diyemeyiz. Türkiye’de de Digitürk, D-Smart, Tivibu gibi kurumlar sansürsüz ve özgürce dizi çekebilseler ve internet yayıncılığı konusunda girişimlerde bulunsak bizde de bu kısır döngü sadece ulusal kanallardan ibaret olur. Ancak bizim dizi sektörümüz ulusal tv kanallarından ibaret olduğu için tamamen bir kısır döngüdeyiz.

11193288_832464766819175_2051150574663980273_n

Kanal D, Ulan İstanbul’la denedi aslında internet yayınını ama çok çabuk pes etti ve dizi iptal edildi. Sence ne kadar zaman gerekli Türkiye’de bu işi hakkıyla yapabilmek için?

Bu konuda büyük kuruluşların öncü olması ve ısrar etmesi lazım. Dijital yayıncılık iki ayda yerleşecek bir kültür değil. Örneğin Doğan Holding Blu Tv’de falan bunu denemeye çalıştı ama başarısız oluyor. Kendi dizisini çekebilecek bir platforma ihtiyaç var. Ancak bu platform en az 3-4 yıl zarar etmeyi kaldırabilecek seviyede olmalı. Bu şekilde yavaş yavaş oturabilir. Tabi bunu yapacak firmanın tek işi bu olursa bahsettiğim süreler kadar dayanamaz. Bu yüzden bir kanal bu işi yaparsa, televizyondan elde ettiği kazancı burada kullanabilir. İşin işletme boyutuna çok hakim değilim ama biraz ısrar gerekli. Zira artık hepimiz dijital çağda yaşıyoruz ve internetten dizi izlemeye uzak insanlar değiliz. Biraz ısrarla bu iş çok rahat olabilir. Ben bu potansiyeli bizden önce Netfliix’in farkedeceğini düşünüyorum. Umarım onlardan önce bizimkiler fark edebilirler.

İnşallah diyelim. Senin sağlam bir Game of Thrones izleyicisi olduğunu biliyorum. Yedinci sezon kapıda. Aynı başarı devam edecek mi dersin?

Evet, Game of Thrones’u bir çok açıdan severek takip ettim. Son dönemlerinde ilgim daha farklı dizilere kaysa ve ‘Game of Thrones beni artık heyecanlandırmıyor’ desem bile bir gözüm hep üzerinde. 7. Sezon kitaplarda da olmayan bir sezon olacağı için biraz daha heyecanlıyım-gerçi 6. sezonun de çok büyük bir kısmı yoktu-. Ancak gün sayıyorum desem yalan olur. Zira son kitabı geçtiğimiz günlerde bitirdim ve yazarın beynini tahmin edebiliyorum. Tabii son sezondan anladığımız kadarıyla artık işler Westeros evreninde daha hızlı akıyor. Sırf bu açıdan heyecanlanabiliriz. Bununla birlikte Petyr Baelish karakteri yüzünden de bir nebze heyecanım artıyor. Zira kendisi Saul Goodman(Jimmy) ile birlikte idolüm. Game of Thrones kitleleri peşinden süreklemeyi yine başaracaktır. Ancak popülerizmin etkisi sebebiyle üzerimdeki etkisi sınırlı olacaktır. Bir çok hayranın da benim gibi düşündüğünü biliyorum. Bir ara Lost’da böyleydi ve şimdi sorsalar Lost’u zar zor hatırlarım ama Six Feet Under’ı aklımdan çıkartamam.

Hafize de popülerizmden bahsetti. Sence de bazı diziler hakkından fazla mı konuşuluyor?

Evet evet kesinlikle. Her dönem mutlaka oluyor bunlardan. Gerçekten beni rahatsız eden bir durum bu. Olmasını gayet normal karşılıyorum tabii ki ama beni uzaklaştırıyor diziden. Game of Thrones güçlü bir yapım bunu az yaşamadım belki ama Lost’ta çok yaşadım mesela. Şu an Westworld’de bu durumda. Ben daha kıyıda köşede kalmış dizileri daha çok seviyorum. Sitedeki bir çok arkadaşımız da benim gibi düşünüyor. Ama tabi bu popülerite nefreti objektifliğe zarar vermemeli. Bizim vermiyor diye düşünüyorum.

Ben mesela grubumuzun en az yabancı dizi izleyeni olarak daha çok adı duyulmuş diziler izliyorum. Çünkü garanti işler oluyor, yanılma payın çok düşük. Bunun bir etkisi mi bu? Yani herkesin izlediği dizileri izleyip o diziyi beğeniyor ve sen de bir başkasına tavsiye ediyorsun. Zincir gibi gidiyor.

Aynen öyle. Bu konuda bir eleştirim yok. Gayet doğal bir süreç bu. Daha garanti diziler daha çok konuşuluyor ve bu konuşulma yayılıyor. Bu yüzden insanlar daha çok konuşuyor. Tabii ben bundan rahatsız değilim. Kiralık Aşk konuşulacağına Game of Thrones konuşulmasını tercih ederim. Ancak hayatının önemli kısmını dizilere ayıran bizler için popüleriteden kaçmak sadece bir refleks. Bir konuda herkes konuşuyorsa benim sözümün pek değeri yokmuş gibi hissediyor ve oradan kaçıyorum. Biz yıllarca hiç kimsenin izlemediği dizileri büyük bir heyecanla yazdık. Bundan da hiç rahatsız olmadık. Bu böyle de devam edecek. Bu konuda senin durumun ise daha farklı. İzlemen gereken dizileri bir gözlemle seçiyorsun. Hayatında ayırdığın vakit belirli ve bu vakitleri risksiz dizilerle dolduruyorsun.

Bu konuda en çok senden fikir aldım. Orphan Black, Fargo, Orange is the New Black, True Detective, The Blacklist hep senin tavsiyelerin. Sen ne izliyorsun bu aralar? Ya da vakit bulabiliyor musun bir şey izlemeye?

(Gülüyor) Hepsi kendini kanıtlamış diziler. Ne mutlu bana ki seni doğru yönlendirmeyi başarmışım. Ben bu ara biraz Netflix’e bağımlı oldum gibi. Komedi dizileri ve Westworld hariç Netflix dışına çıkmıyorum. Black Mirror, Gilmore Girls, Luke Cage ve Sherlock şu an takip ettiğim diziler. Bunların yanında bol bol Netflix belgeseli izliyorum. Boş olan her anımda soluğu Netflix’te alıyorum. Zira kullanımı çok kolay ve her yerden ulaşıyorum. Ancak senelerdir olmazsa olmaz komedilerim var. The Big Bang Theory, Modern Family ve New Girl her zaman listemde. Bu sene erken gelen Shameless de bu listede. Okuldan vakit buldukça 5-6 diziyi aktif olarak takip etmeye çalışıyorum.

11027967_879111625487822_2646518791261229883_n

Peki Kamil, biraz uzun bir soru olacak ama şu ödül törenlerine biraz değinmek istiyorum. Biliyorsun geçen ay bir Altın Kelebek faciasına şahit olduk. O gece sen de çok sitem ettin. Organizasyondan ödül dağılımına kadar tam bir fiyaskoydu bana göre. Amerika’da nasıl bu işler, adil mi? Mesela Tatiana Maslany, Orphan Black’in ancak dördüncü sezonunun sonunda Emmy alabildi ki bence çok önceden almalıydı. Ne düşünüyorsun bu ödül törenleri hakkında?

Ben çok uzun yıllardır bu ödül törenlerini takip ediyorum. Emmy ve Golden Globe’a geçtiğimiz yıllarda çok önem verirdim. Oradaki sonuçlara göre dizi izleme şeklimi bile belirlerdim. Ancak daha sonra her yıl belirli standartlardan sapılmadığını görünce biraz uzaklaştım. Ödül törenleri sırasında şöyle bir şey var. İzleyici kendi dizisi ödül almayınca küsebiliyor. Ben bu durumu yaşamadım. Çoğu dizim ödüle yaklaşamadı bile. Ancak ödüllerin adaletten ziyade belirli standartlara verildiğini gördüm. Bu standartlarda bazen hikaye örgüsü oluyor, bazen dizinin konusundaki politik işler, bazen de el alışkanlığı. Hiç bir zaman tam anlamıyla şeffaf bir ödül töreni yapmak mümkün değil. Bu artık kesin bir şey. Benim Altın Kelebek’te en çok eleştirdiğim olay organizasyonun eksikliğiydi. Verilen ödüllere hiç bir zaman sesimi çıkartmadım zira gayet olabilir bir şey. Her kurum belirli standarta göre veriyor. Bu bazen kendi kanallarına vermek oluyor, bazen siyasi çıkarlar oluyor. Bunlara ses edemem. Ama lütfen Cem Uzan’lı Kral Tv Video Müzik Ödülleri’ni izleyin, bir de bu organizasyonu izleyin işte o zaman ne demek istediğimi anlarsınız. Emmy, Oscar ve Golden Globe ile kıyaslamak bile istemiyorum. Her ne kadar ödül dağıtımı şeffaf olmasa da, etkinlikler gerçekten birer şenlik havasında ve son derece profesyonel gerçekleşiyor. Doğan Holding ile o seviyeye ulaşmamıza daha çok var gibi. (Gülüyoruz ağlanacak halimize.)

Bu arada saydığın dizilere bakıyorum da ciddi bir yelpaze var. En çok ilgini çeken tür hangisi?

Açık söylemek gerekirse her birinden farklı zevkler alıyorum. True Detective tarzı yapımların felsefik arka planı beni çok etkiliyor. Hikayenin geçtiği şehirde yaşıyorum adeta. Black Mirror gibi insanı zorlayan dizileri ise çok kafa yorarak izliyorum. Ben olsam ne yapardım tarzında. Süper kahraman dizilerini çerez olarak izliyorum, gayet eğlenceli. Ama bir tane tür seçmem gerekirse kesinlikle komedi olur. Mesela Modern Family izlerken hem gülüyor hem ağlıyorum. Zayıf noktadan vurma hikayesi hepsinde olduğu gibi onda da var. Biraz da alışkanlıktan sanırım komedi dizilerindeki karakterler ailemden kişiler gibi. O yüzden bende yerleri biraz daha farklı. Ha son dönemde Black Mirror biraz farklı bir kategoride. Zira bence gelmiş geçmiş en iyi dizilerden bir tanesi.

Dizilerden biraz sıyrılıp kitaplara gelmek istiyorum. Çok fazla kitap okuduğunu biliyorum. Şu an ne okuyorsun?

Okul gereği okuma işi biraz fazla evet. Ama akademik okumaları saymıyorum ben. Onun dışında böyle yoğun okul haftalarından sonra kendimi şımartmak için roman okuduğum oluyor. Mesela şu an Umberto Eco’nun Baudolino romanını okuyorum. Genelde gerçek hikayelerden esinlenilen ve içinde lokasyonları belli olduğu romanları çok seviyorum. Mesela bu roman bana 13. yüzyıl İstanbul’unu yaşatıyor. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanı gibi İstanbul’u yaşatan veya Semerkant, Tanios Kayası gibi içinde belirli şehirlerin olduğu romanları çok seviyorum. Ütopya ve bilim kurgu okumayı ise daha beceremedim. O konuda eksiklerim çok.

Peki sana bir romanı diziye uyarlama imkanı sunulsa ne sebeple hangisi olur?

Bu soruya biraz duygusal cevap vereceğim ve tarihsel yönü ağır basan bir isim paylaşacağım. O da Amin Maalouf. Kendisi yeterince ünlü Lübnan’lı bir yazar. Tarihi romanlarında çok güzel bir arkaplan olarak kullanıyor. Ama yazdığı hikayeler tarihten bağımsız olarak çok çok başarılı. En sevdiğim romanı Afrikalı Leo diziye uyarlamaya çok müsait. Ayrıca ünlü Türk romancımız Reha Çamuroğlu’nun Sultan Selehaddin el Kürdi isimli kitabı da biyografi olarak diziye uyarlanabilecek türden bir kitap. Bu kitapların isimlerine aldanıp tarih kitabı sanmayın. Her biri üst düzey romanlardır. Bunun haricinde bir çok dünya klasiği eser sayabilirim ama gereksiz olur. Amin Maalouf başlı başına büyük bir hazine.

Öyle bir anlattın ki yarın kitapçı basabilirim. Son bir soru sorup seni azad edeceğim diyorum, “estağfurullah, büyük zevkle buradayım” diyor.

Yapmadan, görmeden, ulaşamadan ölmek istemediğin hayalini anlatsana bize? (Coşuyor bu dakikada)

Şimdi önce şuna açıklık getirmek istiyorum. Kapitalizm ve Marksizim üzerinde amatörce iki yıl okuma yapmış birisi olarak, zaten olmayan dünyevi duygularım tamamen köreldiğini söyleyebilirin. Evim olsun, arabam olsun, daha çok param olsun gibi hissiyatlarım samimi olarak yok. Bu yüzden yapmak, görmek ve ulaşmak istediğim hayaller de bu doğrultuda daha çok manevi boyutta. Kesinlikle yapmak istediğim en büyük olay farklı kültürler tanımak. Özellikle iç asya kültürlerini, dinlerini ve yaşayışlarını görmek istiyorum. Bu da biraz klişe ama bir dünya turu anlamına geliyor. Mesela 2-3 ay Çuvaşistan’da kalıp, 2-3 ay da Malezya’da kalmak istiyorum. Gidip İngiltere’de yaşayayım gibi hayallerden ziyade-ki İngiltere’yi de istiyorm- farklı ve tanımadığım kültürleri biraz daha fazla tanımak istiyorum. Mesela Jared Diamond’ın Tüfek, Çelik ve Mikrop kitabı benim hayata bakışımı değiştiren kitaplardandır. Orada okuduğum ve hayretler içinde araştırdığım küçük ülkeleri görmek istiyorum. Papua Yeni Gine gibi ütopik yerler en çok merak ettiğim yerler arasında. Yani özetle mutlaka seyahat etmek istiyorum. Bu hangi şartta veya hangi dönemde mümkün olur bilemiyorum ama mutlaka ölmeden yapmak-görmek istediklerimden.

Tabi ki en büyük hayalimden bahsetmem gerekir. O da bu dünyadan göçüp gittiğimde ardımdan bir iz bırakmak. Bu konu saatlerce konuşulacak bir konu ama özetlemek gerekirse, ben dünyada bir çocuk büyütmeyi bir miras olarak görmüyorum. İnsanlığa bırakılacak minicik bir bilgi kırıntısı bile ev, arsa veya iyi yetişmiş çocuk bırakmaktan daha değerli benim için. Bu yüzden mutlaka dünyaya bir bilgi bırakmak istiyorum. Benden sonra gelenlerin bıraktığım bilgiyi kullanıp üzerinde başka bilgilere ulaşmasını istiyorum. En büyük hayalim bu. Bunu biraz somutlaştırırsak, bir görüş bırakmak istiyorum. Bu hangi alanda olur bilemem. Şu an buna en yakın alan tabii ki tarih. Ama gün gelir farklı konulardan olur o ayrı. Tabii ki sadece pozitif bilimler değil, insanlığa fayda sağlayacak herhangi bir bilgi bırakmaya kabulüm. Alanım gereği bir çok idol olarak aldığım insan var. Fuad Köprülü, Osman Turan, Fikret Işıltan, Işın Demirkent, Mehmet Altay Köymen, Halil İnalcık, Steven Runciman gibi isimlerin yanına kendi adımı yazdırmak en büyük hayalim. Bu isimler bu satırları okuyanlar için bir şey ifade etmeyecek muhtemelen ama, üzerine bir şeyler yazılan ve dünya insanlığına bir şeyler bırakmış insanlar bunlar ve benim içerisinde bulunduğum durumda kendime en yakın hissettiğim kişiler. Bu yüzden kendi alanımda fark yaratıp benden sonraki nesle değerli bir ürün bırakmak istiyorum. Ülkemin güzel insanları da hayatının önceliği olarak çocuk yapıp, aile geçindirmek yerine herhangi bir alanda herhangi bir şey üretmeyi koyarsa, yolumuzun açık olduğunu düşünüyorum. Bu sadece bilimsel anlamda değil. Herkes yaptığı işi severek yapar ve bir şeyler üretmeye çalışırsa, işte o zaman büyük başarılar gelir. Tabi ki bu durum eğitim sistemiyle ve insanların sevdikleri işi yapabilmeleriyle birebir doğru orantılı. Bu bizim eğitim sistemimizde mümkün mü dersen bence hayır. Benim şahsi hayalim biraz sıkıcı da olsa böyle.

O kadar tatlı anlatıyor ki, ‘Sen bu tutkuyla devam edersen saydığın isimlerin sonuna senin ismini de ekleyecektir tarih. Ben sana inanıyorum.’ diyebiliyorum sadece. Gözlerim doluyor sebepsiz yere. Konu değişmeli hemen.

Saydığın isimler arasında İlber Ortaylı yok. Var mı bir sebebi?

Yok. İlber hoca konuşan tarihçiler arasında. Sadece konuşuyor. Potansiyeli çok yüksek ama artık yazmıyor. Belki istemiyor, belki de ümidi kalmadı, belki de para sıcak geldi, bilmiyorum. Ama Halil İnalcık hocanın öğrencisi olarak çok daha büyük işler yapması gerekirken kendisi aylık edebiyat dergisinde falan yazı yazıyor. En son akademik seviyede yazısı ne zaman yayınlandı hatırlamıyorum. Sadece televizyonda ve gazetede yazıyor ve ciddi anlamda ondan beklentilerin çok çok altında. O yüzden saydığım isimler daha idol isimler. Onlar dönemlerinde tüm bilim çevresinde ses getirmiş, yeni ufuklar açmış, kendisinden sonra gelen nesillere ilham vermiş, yazdığı eserlerle geçmişten dersler çıkartarak geleceğin nasıl yorumlanacağını anlatmış, yaşadıkları zorlu hayatlarla da hiç bir şeyin imkansız olmadığı ispatlamış isimler.

Yuval Noah Harari’nin ‘Hayvanlardan Tanrılara Sapiens’ kitabı çok ses getirdi bu yaz. Okudun mu ve okuduysan ne düşündün?

Yarısından biraz daha fazla okuyabildim. Hala kitaplıkta duruyor. Mantığı aslında Jared Diamond’dan almış ki zaten kendisi de esinlendiğini bir çok kez atıfta bulunarak itiraf ediyor. Birisi insanlığın eşitsizliğinin nasıl başladığını anlatırken diğeri insan türünün güç birliği sağlayarak geçirdiği aşamaları anlatıyor. Yazar bunu anlatırken biraz acımasız davranıyor. İnsan neslinin birlik olma ve kibir duyguları sebebiyle Neandertaller gibi diğer türleri yok ettiğini savunuyor. İnsanoğlu pek böyle şeyleri duymaktan hoşlanmaz ama kitap söylediğine göre başarı yakalamış. Şahsen ben çok takip edemedim ve ne kadar başarılı oldu veya ne kadar satıldı bilmiyorum. Ama bir çok kişiden ismini öneri olarak duydum. Benim bakış açımdan yazarın teorisinde çok açık var ama ana fikir mantıksız değil. Tabi daha kitabı bitirmediğim için kapsamlı yorum yapmam yanlış olur.

Kamil üzülerek bitireceğim sohbeti. Okuyucularımıza ne söylemek istersin?

Öncelikle buraya kadar okumayı başarabilen okurlarımıza teşekkür ediyorum. Sabır gerektiren bir yazı oldu. Ana konumuz olan dizilerden çok saptık sanırım. Ama bunu açıklayabilirim. Ben insanlarla çok konuşabilen birisi değilim. O yüzden bu röportajı bir fırsat olarak gördüm ve senin de sayende çenem biraz fazla açıldı.Bu yazıyı bir künye olarak düşündüğüm için de istediğim gibi saptım konudan. Kafalarını şişirdiğimiz okurlar var ise kusurumuza bakmasınlar ne olur. Sağlıcakla kalın.

Gönülsüz de olsa bitirmek durumunda kaldığımız sohbetimizi iki parçaya bölüp öyle yayınlamayı düşündüm ama bu durumda benim gözümdeki sihri kaybolacaktı. Evet uzun, ama sıkılmadığınızı düşünüyorum ve bizimle olduğunuz için ben de sizlere teşekkür ederim.

86 model. Türk dizilerine aşina, yabancı dizilere hasta bir adam. Vakti olsa izlenmedik yabancı dizi bırakmayacak ama bir gün çok zengin olduğunda evine duvardan duvara led ekran döşetip cips kola eşliğinde bu günlerin acısını çıkaracak. Onun da izlediği ilk dizi tabi ki Alf!

Bir Cevap Yazın

Loading…

Westworld 1. Sezon 10. Bölüm | Bir Dizi Haber Ekibi Final Söyleşisi

Sherlock 4. Sezon’dan İkinci Tanıtım Geldi