Televizyon yeni sinema mı? | Sektörel

“Televizyon gerçektir. O şimdidir ve kendi görüşü vardır. Size bütün kuvvetiyle ne düşünmeniz gerektiğini söyler. Onun söyledikleri doğru olmalıdır. O kadar doğru görünür ki. Kendi vardığı yargıya sizi de çok çabuk biçimde taşır ve aklınızın “Bu ne saçmalık!” diye itiraz edecek vakti dahi olmaz”

Ray Bradbury, Fahrenheit 451

Televizyonun yeni sinema olduğuna dair görüşler duyulmaya başladığından bu yana devam eden bu tartışmaya bir nokta koymak tabii ki mümkün değil. Aslen her eve bir televizyon yerleştiğinden bu yana Hollywood’un ondan nefret ettiği söylenebilir. Özellikle de yüzlerce yıllık tahtının “aptal bir kutu” tarafından sallanabileceğini öngörmeyen büyük Hollywood firmaları için televizyonun yarattığı hayal kırıklığını ölçmek en az mali kayıpları ölçmek kadar zor olacaktır.

Ancak yanlış anlaşılmasın sinema her zaman başına gelen felaketleri atlatmasıyla tanınır. Televizyon, VHS ve internet derken sinemanın karşısına çıkan en büyük zorlukları yendiğini ve hala ayakta durduğunu görebilirsiniz. Diğer yandan akıllı cihazlarla izleyicilerin alışkanlıklarının değiştiğini ve özellikle gençler arasında “istedikleri her şeyi istedikleri her an izleyebilme” talebinin arttığını senelerdir konuşuyoruz. Sinema bu anlamda henüz teknolojiyi yakalamış diyemeyiz.

Tabii eğer siz de benim gibi sinema salonunun yerini farklı konumlandıranlardansanız, ille beyaz perdede izlemek istediğiniz yapımlara denk geliyorsunuzdur. Hatta zaman zaman en sevdiğiniz dizinin sinemada gösterime girmesi gibi hayalleri dile getirmişsinizdir. Ancak alışkanlıkların değişmesiyle birlikte sinema salonunun da eski büyüsünü yavaş yavaş kaybettiği gözle görülür bir gerçek. Bu biraz insanların birbirine karşı saygısızlığından kaynaklansa da, normal şartlarda karanlık bir salonda profesyonel bir ses sistemiyle izlemek için gittiğiniz filmin en harika sahnesinde bir cep telefonu sesiyle içine girdiğiniz rüyadan uyanmanız ya da önünüzde oturan kişinin akıllı telefonu/saati vb. ile oynaması nedeniyle dikkatinizin dağıldığı anlar giderek çoğalmakta. Bu da sinemanın kendine has mabedinin bir anlamda kirlendiği ve eski ihtişamını kaybettiği anlamına gelmekte.

UntitledTüm bunları bir kenara bırakırsak, televizyonun yeni sinema olduğunu iddia edenlerin de kendilerine has argümanları elbette var. Örneğin, bir hikâyenin uzun bir süre ele alınması maksimum 2-2,5 saat süren bir maceradan daha derin bir anlatıma sahip olabileceği anlamına geliyor. Bazı filmleri izledikten sonra prodüksiyonun ihtişamını bir kenara bırakarak hikâyedeki eksiklerin bir mini-dizi halinde çekilmesiyle ortadan kalkabileceğini konuşanların sayısı az değil. Game of Thrones ya da Fargo gibi mini dizilerin bu açığı kapadıkları ve özellikle roman uyarlamalarında hayranlara daha geniş bir hikâye, daha derin kişilikler sunabildiği bir gerçek. Ancak sinemanın bu farkı bir anlamda devam filmleriyle ikili-üçlü çekilen serilerle kapatabildiği görülüyor. Diğer yandan, bu serilerin son zamanlarda kendini tekrar ettiği ve bizleri süper kahraman hikâyeleri içine sıkıştırdığı bir gerçek. Sinema asla bir karakterin yıllar içerisinde geçirdiği değişimi gözler önüne serme fırsatına sahip olmayacak. Tabii deneysel tabir edebileceğimiz sanat filmlerini bir istisna olarak kabul edebiliriz. Ancak The Killing’in tek bir cinayet için harcadığı 20 saati bir filmin karşılaması ve hala kar ediyor olması günümüz dünyasında pek mümkün görünmüyor. Örnekler çoğaltılabilir. Ancak televizyonun daha az talep edilene daha fazla zaman ayırabildiği de vurgulanmalı. Mesela Fringe, Firefly veya Buffy the Vampire Slayer gibi sinema filmi olarak çok büyük hezimetlere dönüşebilecek yapımların televizyonun kültleri arasında olduğunu unutmamak gerek.

Sinemanın dile getirilen bir başka eksiği sürekli kendini tekrarlıyor olması. Özellikle son dönem Hollywood filmlerinde yeni fikir eksikliğini hissetmemek mümkün değil. Vizyona giren filmlerin büyük bir kısmı ya bir devam filmi ya da çoktan denenmiş ve sevilmiş devasa bir franchise’ın yeni uyarlaması. Evet, hepimiz Star Wars’ı seviyoruz. Ve evet hepimiz onunla ilgili yeni bir şeyler görmek isteriz. Ama tecrübelerimize dayanarak yeninin asla orijinalinin yerini tutamayacağını biliyoruz. Sinemanın eksik kaldığı yanlardan biri de çok harika bir projenin yıllar sonra yeniden çekilmesi halinde işi batırırsa, sevenlerin bir sonraki projeye çok daha büyük bir şüpheyle yaklaşması. Oysa diziler filmlerin aksine daha fazla hata yapma lüksüne sahipler. Üstelik sezon içerisinde birbirine benzer projeler görülse de, özellikle paralı kanalların orijinal programları söz konusu olduğunda televizyon yeni bir şeyler bulmakta asla zorlanmayacağınız kadar geniş bir yelpazeye sahip.

Bu noktada izleyicinin maliyet/fayda analizi yaptığını iddia etmek mümkün olabilir. Ama tabii izleyicinin hala filmler için dizilere ödediğinden daha fazla maliyete katlanıyor olması sinemanın tahtının düşündüğümüz kadar sallantıda olmadığının bir göstergesi de kabul edilebilir. Sinemaseverlerin de örnek olarak televizyondaki benzer projeleri (bknz: giderek artan süper kahraman hikâyeleri, spin-off’lar) gösterebilecekleri doğrudur. Korkarım televizyonda hızlanan bu tarz birbirini tamamlayan ve geçişli projeler ilerleyen zamanlarda bizi sinemada bugün yaşadığımız sorunlarla baş başa bırakabilir.

Beyaz perdeye taşınan yapımların çok büyük projeler olduğu ve dizilere kıyasla çok daha yüksek bütçelerle çalıştığını eminim söylememe gerek yok. Ancak bu bütçeler bizlere Avatar gibi harika yapımlar sunulmasına yardımcı olurken, bir yandan da filmler üzerindeki satış baskının artmasına ve yapımların müdahaleye daha açık olmasına izin vermekte. Diğer yandan dizilerin de üzerinde reyting baskısı var diyebilirsiniz. Yani onların da satış baskısından tamamen uzak olduğu iddia edilemez. Ancak The Breaking Bad’in üzerindeki baskı ile Batman vs. Superman üzerindeki baskının aynı olduğunu iddia etmek gerçekçi olmayacaktır. İşte bu fark, yazarların dizi sektöründe daha serbest çalışabilmelerine olanak tanırken, daha evvel bahsettiğim ve daha yüksek olduğunu düşündüğüm hata payı ve tolerans da televizyonun lehine çalışıyor gibi görünmekte. Tüm bunları söylesem de, Avatar gibi bir projenin asla televizyon sektöründen çıkamayacağını ve sinemanın bu anlamda her zaman daha avantajlı olacağını da belirtmezsem haksızlık ederim.

lynch-movie-influence“Karakter televizyona iltica etti.”

―  Michael Tolkin

Bu da bizi bir başka konuya getiriyor. Reklam! Televizyonun en büyük avantajlarından biri kulaktan kulağa yayılan ve bazen sabah ofise geldiğinizde arkadaşlarınızın konuştuğu o diziyi merak edebilmeniz. Çünkü eve gidip internetten ona hemen ulaşabilirsiniz. Onu rahatlıkla izleyebilir, bunun için önceden bir program yapma ihtiyacı duymazsınız. Üstelik beğenmezseniz, birkaç bölüm sonra bırakabilir bir dahaki arkadaş sohbetinde de izlediğiniz kadarını gömebilirsiniz. Böylece sosyal çevrenizle aynı konuları konuşabilmeye devam edersiniz. Kendi gözlemlerime dayanarak, bugün her sohbette konunun mutlaka bir diziye denk geldiğini söylemem mümkün. Tabii o her grupta olan “ben gerçekten hiç dizi izlemiyorum”cu arkadaşı görmezden gelirsek. Peki, sinema için de bu geçerli mi? En son ne zaman birinin önerisiyle sinemaya gidip çok değişik bir şey yakaladığımı hatırlamıyorum. Biz ölümlüler itiraf edelim sanat filmlerinin çoğundan “acaba ne anlatmak istemiş” diyerek çıkarken, Hollywood filmlerinin de son dönemde “çok farklı” bir proje çıkardığını ve sinemayı değiştirdiğini söyleyebilir miyiz? Diğer yandan, televizyonun daha özgür havası başarılı yazarları da kendine çekmekte. HBO’nun Mildred Pierce’ını yöneten Todd Haynes ve The Knick’in yönetmeni Steven Sderbergh de televizyonun kendilerine daha fazla özgürlük tanıdığını söyleyenlerden. Hatta David Lynch’in dahi sinemanın mevcut durumunu eleştirerek televizyonun yanında yer aldığı zamanlardan geçiyoruz. Lynch sinema sektörünün son halini aşağıdaki kelimelerle eleştirirken, televizyona dair yorumlarını da eklemekte:

“Oldukça üzücü bir manzara. Alternatif sinemada –ana akımın içinde olmayan her türlü sinema- salonlarda yer bulma ve insanların gelip izlemesini sağlama şansınız yok.  Çok büyük bir fikrim olsa bile, dünya değişti. Maalesef benim fikirlerim ticari diyebileceğiniz şeyler değil ve günümüzdeki gemiyi para yürütüyor. Bu yüzden geleceğim ne olur bilmiyorum. Onun sinema dünyası içinde olabileceğinden de emin değilim. (…) Devam eden hikayeler fikrini seviyorum… ve şu sıralar televizyon sinemadan çok daha ilgi çekici. Sanat kabloluya taşınmış gibi”

Hugh-Laurie-L-Or-al-Paris-Men-Expert-2011-Outtakes-hugh-laurie-32417413-719-960

Üstelik sinema ve televizyon arasındaki çizginin incelmesiyle birlikte aktörlerin de televizyon projelerine daha sıcak baktığını görmek mümkün. Eskiden Oscar’lı bir aktörü bir televizyon projesinde gördüğümüzde ağzımız açık bakarken, şimdi elimizi salladığımız yerde bir Hollywood yıldızına çarpıyoruz. Bunun bir avantajı da genç yeteneklerin Al Pacino veya Kevin Spacey gibi yıldızlarla birlikte parlama şansının olması. Televizyon her türlü yeteneğin pişerek sinemaya adım attığı bir mutfak. Bruce Willis kariyerine televizyonda başladı. Alec Baldwin (gerçi hala oralarda bir yerde), Will Smith, Robin Williams, George Clooney ve hatta Tom Hanks… Zaten eğer böyle olmasaydı Benedict Cumberbatch ismini televizyonda duyurduktan sonra bu kadar projede yer alamazdı. Biz de her sene üç bölüm Sherlock izlemeye devam ederdik. Gerçi çoğumuzun tercihini Sherlock’tan yana kullanacağından eminim.

Televizyonun en güzel yanlarından birinin de İngiltere çıkışlı projeler olduğunu böylece vurgulamış olalım. İngiliz televizyonunun İngiliz sinemasından daha önde olduğunu söyleyebilir miyiz? Bana sorarsanız en azından daha tanınmış olduğunu iddia edebiliriz. Downton Abbey, Top Gear ve Doctor Who gibi örneklerle uluslararası televizyon sektörünü sallayan İngilizler, Sherlock veya Black Mirror gibi daha niş yapımlarla da sinema tadında ve alışılmışın dışında işlere imza atmaya devam ediyor. Bu duruma paralel olarak belki de ABD dizilerinde de İngiliz oyuncuların harika işler çıkardığını belirtmek gerek. Breaking Bad’de Laura Fraser, Homeland’de Damian Lewis, The Wire’da Idris Elba ve Dominic West…  Hugh Laurie, Charlie Hunnam, Andrew Lincoln vb. diye devam eden bu liste bizlere iyi bir televizyon dizisinde mutlaka bir İngiliz aktör görebileceğimizin garantisi veriyor. Sinema için de böyle bir çeşitlilikten bahsedilebilir mi emin değilim.

screen-shot-2014-03-14-at-13-37-08

“Televizyon karakterleri gerçek insanlarmışçasına kafamızın içerisinde yaşarlar. Aslında onlar hakkında gerçek dünyadaki bir çok kişi hakkında bildiklerimizden daha fazlasını biliriz.”

Neal Pollack

Ancak sinemanın son dönem devam filmleriyle başarmaya çalıştığı “karakterle bağ kurma” stratejisini televizyonun yıllardır yaptığını söyleyebilirim. Komedisinden dramasına sevdiğiniz her diziyi aslında karakterlerden birine bağlandığınız için izlemeye devam ediyorsunuz. Oysa sinemada tanıştığınız bir karakterin hayatının kısacık bir anına şahit olup, o macerayı ve hikâyeyi onunla birlikte yaşadıktan sonra ayrılmanız gerekiyor. Belki de bir daha hiç karşılaşmayacak biçimde. The Night Manager’ın devam etmesi yönündeki talepler de biraz bu nedenle gelmekte. Bağlandığı karakteri bırakmak istemeyen izleyicinin televizyon yapımları için kampanyalar yürüttüğü ve hatta kendi projelerini yaptığı, Doctor Who gibi 50 sene süren bir yapımı dışarıdan hikâyelerle destekleyerek varlığını sürdürmesine yardımcı olduğu bir gerçek. İşte bu izleyicinin daha ulaşılabilir olan televizyona daha çok bağlanmasına neden olabilir. Gişede başarısız olan Fringe için dört film çekileceğini düşünmek hiç de gerçekçi değil. Oysa kanalın biraz müsamaha göstermesiyle dört sezon sevdiğiniz karakterlerden ayrılmadığını bir platform televizyon.

Çok azımız son on yıl içinde yayınlanan The Sopranos, Six Feet Under veya The Shield gibi yapımların televizyonu bir adım yukarı taşımadığını iddia edebilir. Damages, Dexter ve Mad Men gibi dramaların yanı sıra Modern Family veya 30 Rock gibi Emmy canavarlarının da ilk saydığım modern klasiklerin hemen ardından geldiğini görmek mümkün. Örneğin The Sopranos’un televizyon ekranında yarattığı beş sezon süren dünyanın derinliği ve karmaşasını The Godfather serisinde bile bulmak zor olabilir. Ya da True Detective’in Cary Fukunaga tarafından yönetilen ve toplamda sekiz saat süren ilk sezonunda özellikle dördüncü bölümün herhangi bir sinema filminden uzak olmadığı görülebilir. Bu açıdan bakıldığında dizilerin bir bütün olarak değil, bölüm bölüm incelendiğinde dahi farklı dünyalara açılan pencereler sunduğunu söyleyenler mutlaka olacaktır.

Televizyon on yıldır kendi yeni klasiklerini yaratırken, sinema ne çıkardı? Salondan çıkar çıkmaz unutulan filmler… Televizyonun bahsettiğim avantajları onu sinemadan daha kolay bir hale getiriyor da olabilir. Daha fazla hata yaparak saatlerce konuşabilirsiniz. İnsanlar eğer coşkunuzu korursanız hatalarınızın çoğunu fark etmeyecek veya umursamayacaktır. Ancak bir mesajı vermek için sadece on dakikanız varsa birçok büyük politikacı gibi o on dakikayı en iyi şekilde kullanmak için günlerce çalışmanız gerekir. Sinemanın da kısa zamanda çok büyük işler başarma arzusu aslında bizlere rafine ve başka bir platformda bulamayacağımız bir keyif verir. Avatar örneğinde olduğu gibi… Batman’ın tüm hikâyesini yıllara yayılmış halde izlemek istemeseniz de The Dark Night’ın görsel ve içsel şölenini televizyonda karşılayacak bir yapım bulamayacaksınızdır. Ya da her ne kadar A&E’nin Pride and Prejudice’ı Jane Austen’in romanının eksiksiz bir uyarlaması olsa da, asla Joe Wright’ın 2005 yapımı filminden daha iyi kabul edilmeyecektir. Üstelik filmlerin yüksek bütçelerinin de televizyondan daha iyi yapımlar çıkarılmasına neden olduğunu iddia edenlerin karşısına The Hurt Locker veya Slumdog Millionaire bir duvar gibi dikilmektedir.

Bu noktada kalitenin ve bir yapımdan alınan keyfin tamamen subjektif olduğunun altını çizmem gerek. Verdiğim örneklerin bu anlamda her okuyucuda karşılığı olmayabilir. Bu da bizi makalenin başında belirttiğim fayda/maliyet kısmına geri döndürür. Şu an izlediğiniz hangi dizi için ayda 30 TL vereceğinizi düşünün ve en son hangi film için sinemaya gittiğinizi hatırlayın. Bu size neden filme o kadar para vermeye gönüllü olduğunuzu ancak en sevdiğiniz dizi için bu maliyete katlanmayacağınıza dair bir açıklama getirecektir.

Barbara_Bain_Mission_Impossible_1969“Ama bir sinefil… nevrotiktir! (Bu aşağılayıcı bir terim değil) Bronte kardeşler nevrotikti ve nevrotik oldukları için tüm o kitapları okuyup yazar oldular. Ünlü Fransız reklam sloganı şöyle der; “Hayatı sevdiğiniz zaman, filmlere gidersiniz” Bu yanlış! Aslında tam tersi; hayatı sevmediğiniz zaman veya hayat sizi tatmin etmediğinde filmlere gidersiniz.”

François Truffaut

Para konularına girmişken, bağımsız çekilen filmlerin bütçeleriyle dizilerin bütçelerinin birbirine daha yakın olduğunu söyleyebiliriz. Tabii The Walking Dead bölüm başına 2,8 milyon $’a mal oluyor ama bu ortalamanın 1-2 milyon $ olduğu dizi sektöründe bir sapma olarak görülebilir. Televizyonun büyük stüdyo filmlerine kıyasla daha bağımsız olduğunu söylemiş olsak da, bu kıyaslama bağımsız filmlere geldiğimizde ciddi oranda hatalı olur. Nitekim diziler her zaman kanal onayından geçerler ve yaşamlarına devam edebilmeleri için belli bir popülerlik yakalamaları gerekir. Diğer yandan bağımsız filmler daha ziyade yönetmenin kontrolünde çekilen yaratıcı süreçler olarak değerlendirilebilir. Bu anlamda da dizilere kıyasla serbestlik çok daha geniştir. Bunu söylemekle birlikte bu filmlerin kitlelere ulaştırılmasının televizyondaki yapımlara kıyasla daha zor olduğunu ve sadece ilgilenen sınırlı sayıda insan tarafından takip edildiğini eklemek gerektiğini düşünüyorum. Avrupa sinemasını Hollywood filmlerinden ayrı tutmak isteyenler mutlaka olacaktır. Fakat dikkatli bir göz festival filmlerinin çok büyük bir kısmının televizyonda yayınlanmak üzere (zaman zaman hükümet destekli olsa da) Avrupa’nın büyük kanalları Canal+, Arte, ZDF, RTBF, BBC vb. tarafından desteklendiğini fark etmekte zorlanmayacaktır. Tabii ki modern sinemanın kendine has bir sanat olduğu Dardenne kardeşler, Michael Haneke, Aki Kaurismaki, Eugene Green, Claire Denis, Hou Hsiao-hsien, Hirokazu Kore-eda ve Jim Jarmusch’ın işlerinde görülebilir fakat bu isimlerin de festivaller dışında pek tanındığı söylenemez.

Üstelik son zamanlarda televizyonun sinemadan daha gerçek olduğunu iddia edenlerin sayısında ciddi bir artış var. Tüm bu efektler, aksiyon ve büyük büyük patlamalar arasında sinema sektörünün insanı ve insana dair olanı unuttuğuna dair eleştiriler, konu televizyona geldiğinde Twin Peaks, 24, Mad Men vs. gibi yapımlar sayesinde diniyor. Üstelik televizyon da sinema gibi kendi popüler kültürünü yaratmakta sıkıntı çekmiyor. Game of Thrones örneğinde olduğu gibi, yapımda yer alan karakterlerin bebekleri ya da baskılı t-shirt ve kupaları kadar bilgisayar oyunu ve tarafını seç temalı diğer ürünler en az dizinin kendisi kadar ilgi çekiyor.

Legacy-Game-of-Thrones-Wave-1-05

Karakter çeşitliliğinin de dizilerde daha fazla olduğunu söylemek mümkün. Her ne kadar Game of Thrones gibi çok kalabalık kadrolarda sevdiğiniz karaktere yeterince yer ayrılmadığını düşünmeniz kadar doğal bir şey olmasa da, Lost gibi seneler boyunca yayında kalmayı başaran ve her karakterin bu süre zarfında yaşadığı değişimi görmenize izin verecek yapımlar da bulmak mümkün. Film sektörü bu anlamda istenileni vermekten uzak kalıyor. İki saate sıkıştırılmış birden fazla büyük isimli yapımlar ilk çekilmeye başlandığında (bknz: Ocean’s 11) fazlasıyla ses getirse de, aksiyon dolu dakikalarda bu karakterlerin her birine yeterince vakit ayrıldığını iddia etmemiz olanaksız. Üstelik dizileri diğer mobil platformlardan da takip edebilmenin kendine has bir keyfi var. Kanalların reklam gelirlerini artırabilmek ve ilgiyi ayakta tutabilmek için bu tarz dijital platformlar için filmlerden daha fazla içerik ürettiklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Nitekim başta kablolu/ödemeli kanallar olmak üzere herkesin son iddiası “evinizin konforunda sinema kalitesinde yapımlar” izleyecek olmanız. Yani televizyon hedefini saklamamakta. Daha büyük bütçeler, daha derin düşünülmüş senaryolar ve daha başarılı aktörlerle izleyicinin karşısına çıkarken, eskiye oranla daha fazla “önceden onaylanmış” yapım izliyor olmamız bir rastlantı değil. NBC Universal’ın Başkanı Keith Turner’ın “yeni dizilerimiz tiyatro oyunu gibi görünecek ve izleyiciye bir oyun izler gibi hissettirecek” yorumunun arkasında da dokusu daha kuvvetli yapımlar yaratılmasına dair izlenen strateji yatıyor. Tabii son zamanlarda bunu Netflix kadar iyi yapan bir başka kanal görülmedi. HBO’yu da uzun süreli tahtından indiren Netflix son zamanlarda orijinal içerik üretiminde en önde giden kanal. Aktör Jeff Goldblum’un “film noir tadında” diye tanımladığı diziler için Netflix harika bir kapı oldu. Kanalların bu çabasının karşılıksız kalmadığı görülüyor. ABC’nin 2006 yılında yaptırdığı bir ankete göre, dizilerin yayın saatinde yer alan reklamlar izleyicinin %86’sı tarafından hatırlanmakta. Özellikle odaklanma süresi oldukça düşük olan genç izleyiciler düşünüldüğünde bu oranın ciddi bir potansiyele işaret ettiği bir gerçek.

Diğer yandan, insanların evde yemek yerken ya da evle ilgilenirken dikkatlerinin sadece yarısını vererek televizyon izledikleri günleri arkamızda bıraktık. Evet, televizyon bir zamanlar basit eğlence amacı taşıyordu ve eğer cidden tüm ilginizin odağına bir yapımı koymak istiyorsanız sinemanın en başta bahsettiğim mabedine yani sinema salonuna gitmeniz gerekiyordu. “Bunu büyük ekranda izlemek istiyorum.” günümüzde bile rahatlıkla duyabileceğiniz bir söz. Diğer yandan, büyük ekran akıllı televizyonlar, ses sistemleri, cloud teknolojisi, dijital hizmet sağlayıcılar ve en mühimi izlediğinizi tekrar tekrar izlemenizi sağlayan DVR artık dizilerin de daha detaylı bir yapıya sahip olmasına izin vermekte. Bir Lost hayranının dizinin yayın süreci boyunca peşinde koştuğu teorilerin her biri için dizinin herhangi bir bölümünü tüm detaylarına kadar kıran dizi siteleri ve hayran sayfaları da cabası. Bu gelişmeler senaristlerin de daha riskli projelere el atmasını sağlarken, film sektöründe ise herkesin bir Yasujiro Ozu olmadığı bilinen bir gerçek. Televizyonun belki de sinemadan en eksik kaldığı nokta ise “sessizlik”… Fargo gibi yapımlarla geniş görüntüler eşliğinde hikâyeyi izlemeye alışıyor olsak da, dizilerde sessiz anlara hala nadir rastlandığını görmek mümkün. Oysa geniş perdede bir filmi izlerken görüntü kadar sessizliğin de çok şey anlatabildiğini biliyoruz.

heroesTam da burada iyiyle kötü arasındaki ayrıma parmak basmak gerekli. Bir televizyon dizisi izliyorsanız, temponun her zaman aynı seviyede olmasını bekleyemezsiniz. Aktörlerin iyi günleri ve kötü günleri olur ve siz zaman zaman bunu hissedersiniz. Senaristler tıkanabilir, yavaşlayabilir, istikametlerini kaybedebilir. Ve çok harika olduğunu düşündüğünüz bir dizi korkunç bir final hatası yapabilir. Yani daha fazla vakit yatırımı yaptığınız bir yapım sizi bir noktada delirtebilir. Hikâye çok iyi çalışılmış değilse, bu tekrar klişelere düşülmesine neden olabilir. Mesela iyi çalışılmamış bir romantik komedi ya da dramda çok iyi giden bir evlilik aldatmayla son bulabilir. Ve siz “bunun Türk televizyonlarından ne farkı kaldı” diye düşünebilirsiniz. Bu tarz riskler filmlerde daha azdır. Çünkü büyük bütçeler büyük planlamalar gerektirir ve bir filmin nereye gittiği, finalin ne olacağı yola çıkıldığında zaten bellidir. Bir filmi gerçekten anlamak için yönetmenin tarzını yansıtan kompozisyon, film ölçüsü, kamera açısı ve hareketi, ses gibi özelliklerinden biraz anlamanız gerektiğini söyleyenler mutlaka olacaktır. Ama itiraf edelim biz ölümlüler çoğu zaman bunlarla çok da ilgilenmeyiz. O yüzden kötü film gerçekten kötüdür ve tıpkı Ben Affleck’in Daredevil’i gibi kenarda bir yerde çürümeye mahkûmdur. Oysa diziler bizim bu cehaletimizi pek de umursamazlar. Hatta Heroes gibi çok yanlış giden hikâyelere bir şans daha verilebildiğini, aynı tema üzerinde doğru yolun arandığını hissettiğiniz birbirinden bağımsız yapımlar görmeniz mümkündür.

“Bana sorarsanız televizyon tam olarak bir silaha benziyor. Ondan aldığınız keyif tamamen hangi ucunda olduğunuza bağlı.”

Alfred Hitchcock

Peki ya Martin Scorsese, David Fincher ve Wachowski kardeşlerin elinden çıkma Boardwalk Empire, House of Cards ve Sense8’e ne demeli? Sadece televizyonda oldukları için daha az parladıklarını iddia etmek ne kadar mümkün değilse, aynı dehaların bu projeleri sinemada da aynı derinlikte yansıtabileceklerine inanmak da o kadar çocukça. Diğer yandan, eskiden televizyonun tabuları olarak kabul edilen ateizm, çok ırklılık, LGBTA karakterler, normların dışında yaşayan anarşist yaşamlar kablolu yayınlar sayesinde zincirlerinden kurtulmuş durumda. Bugün Sense8’den konuşabiliyor olmamızı da bu ilerlemeye borçluyuz. Kablolu/ödemeli kanalların yokluğunda reklam verenlerin içeriğe müdahale ettiği dönemlerde bu tabuları yıkabilen tek sektörün sinema olduğunu kabul etsek de Last Tango in Paris’in bugün kablolu bir kanalda yayınlanmasının önünde hiçbir engel kalmadığını da belirtmemiz gerekir.

Filmlerin de giderek dizilere benzediğini görmek mümkün. Star Wars’ın 2015 yılından başlayarak her sene bir film yayınlama hevesi, trilojiler, spin off’lar, animasyonlar ve aklınıza gelen her türlü şeyle desteklenirken, kocaman bir Star Wars evreni vaat ediyor. Marvel’ın senelerdir bunu başarıyla yönettiğni görüyoruz. Her bir filmin son saniyesine yerleştirilen ufak karelerle izleyiciye bir nevi rüşvet verilirken, Sherlock gibi birer sene arayla aynı karakterleri izlemek için sinema salonlarını doldurmaya devam ediyoruz. Tabii Marvel belki de bu durumu bir üst seviyeye taşıyarak filmlerle paralel ilerleyen diziler de çekmeye başladı ki izleyici böylece film yokken dizi, film gelecekken dizideki ipuçları ve film vizyona girdiğinde arada olan dizinin bir sonraki sezonunu merak etmeye devam ediyor.

Bir kısır döngünün içinde olduğumuzu görmek mümkün. Ve belki de bu ortaklık izleyicinin zaten hâlihazırda oldukça dar olan tüketme süresini bir miktar daha aşağı çekerek, her temanın çok hızlı bıkkınlık vermesine neden oluyor. The Hobbit gibi tamamen çığrından çıkan projeleri ise hiç saymıyorum. Tüm bunları söylemekle birlikte Midnight Special veya High Rise gibi yapımların tam da sinemaya uygun olduğunun ve televizyonda aynı tadı almanın çok mümkün olmayacağının altını çizmek lazım. Ya da 2002 Çin yapımı Hero gibi görsel yanı ağırlıklı filmlerin tadını damağımızda bırakan ve en başta da bahsettiğim büyülü dünyalarına adım atmamızı sağlayan şeyin o karanlık salon olduğunu unutmamak gerek. Gerçi bu benim soyutlanarak izlemeye duyduğum büyük sevginin bir parçası da olabilir.

audience-laughing“Gene (Siske), François Truffaut’un kendisine bir zamanlar söylediği şu cümleyi sıkça tekrar ederdi: bir sinema salonundaki en güzel görüntü, en öne yürüyüp arkanı döndüğünde ekrandan yansıyan ışığın yüzleri yukarı çevrilmiş izleyicilerin yüzüne yansımasıyla oluşandır.”

Roger Ebert

Sona gelmişken, tüm bu fikirlerin kayda değer olduğunu kabul etsem de, sinemanın edebiyatın yerini alamadığı, tiyatronun sinema yüzünden batmadığı bir dünyada televizyonun da yeni sinema olduğunu kabul etmem mümkün değil. Evet, televizyon evrimleşiyor ve bunu benzerlerinden çok daha hızlı bir şekilde yapıyor. Yeni teknolojilere uyum sağlarken de benzerlerinden daha hızlı. Yeni projelerle birlikte Hollywood’un en iyilerini kendine çekiyor olmasında şaşılacak bir durum yok. Evimin konforunu seviyor olsam da, “bunu sinemada izleyeceğim” demeyi bırakmadığım ve İngiltere’de sinema salonlarında gösterime giren Sherlock’u kıskanmaktan vazgeçmediğim sürece, televizyonun yeni sinema olduğuna dair görüşlere katılmamın mümkün olmadığını söylemeliyim.

Kaynaklar:

  1. The Guardian : 10 reasons why today’s TV is better than movies
  2. Latetimes : Is television really the new cinema? Or is that just something TV people like to say? 
  3. Screenrant : David Lynch Sees No Future in Cinema; Says the Best Art House Is on TV
  4. Vanityfair  : Prime Time’s Graduation
  5. The New York Times : TV Is Getting to Look More Like the Movies
  6. Variety : TV Is Not the New Film, But It’s OK That Festivals Are Blurring the Lines (Opinion)
  7. Filmmaker Magazine : TV is Not the New Film
  8. NewStatesman : What the modern-day relaxation of border controls between TV and cinema means for actors
  9. The Independent : Doug Whelan: Is TV the new cinema?

Ayca Ozbay

birdizihaber baş editörü

Önceki Yazı

Kesit Haberler

Sonraki Yazı

Marvel’den Bir Çizgi Roman Uyarlaması Daha!