Güller Savaşı | The White Princess | İnceleme

The White Princess, 2017 yapımlı mini bir tarih dizisi. Geçtiğimiz senelerde yayınlanan The White Queen’in devam niteliğinde olan yapım maalesef içerisinde aynı kadroyu barındırmıyor. White Queen ile aynı karakterleri barındırmasına ve aynı dönemde geçmesine rağmen büyük bir kadro değişimine uğrayan dizi, seriyi takip edenler için baştan büyük bir hayal kırıklığına sebep oluyor. Bir yandan yeni oyunculara alışmaya çalışırken diğer yandan oyuncularla birlikte karakterlerin de değişime uğradığını fark ediyoruz. 

The White Princess’da, muhtemelen hepimizin duymuş olduğu ünlü İngiltere kralı VIII. Henry Tudor’un annesi Yorklu Elizabeth ve babası VII. Henry Tudor’un taht için verdikleri mücadeleleri izliyoruz.

Kadrosunda Game of Thornes‘dan tanıdığımız Michelle Fairley, Essie Davis ve daha önce birkaç projede görmüş olduğumuz Jodie Comer ile Jacob Collins-Levy bulunuyor. Kralın annesini canlandıran Michelle Fairley dizide belki de en iyi performanslardan birini sergiliyor. Jacob Collins-Levy’nin de fazla tecrübesi bulunmamasına rağmen iyi oynadığı söylenebilir ama şahsen Jodie Comer’ın performansını beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Elizabeth karakterini kendine yakıştırsam da oyunculuk bakımından yeterince iyi olduğunu düşünmüyorum.

Yorklu Elizabeth ve Henry Tudor’un evlenmesiyle York ile Tudor hanedanlığı birleşiyor ve biz de dizinin son dakikasına dek bu iki hanedanın arasındaki güç savaşını izliyoruz. Bu savaşa ek olarak bir de Henry’nin psikolojik açıdan ne kadar çöküşte olduğunu görüyoruz. Baskıcı ve dinci annesinden dolayı daima kral olma düşüncesiyle yetiştirilmiş olan Henry, psikolojisi oldukça bozulmuş bir karakter. Henry, baba eksikliğini ciddi biçimde hissediyor ve bu da karakterinin şekillenmesinde önemli bir rol oynuyor. Uzun süre sadece annesi ve amcasının desteğiyle verdiği savaşı sonunda kazanmasına rağmen, sahip olduğu taht onun daha da içine kapanmasına ve paranoyak bir insana dönüşmesine yol açıyor.

Sürekli halkın onu sevmediğinden ve etrafındaki insanların güvenilir olmamasından şikayet eden Henry yalnızca eşi Elizabeth’in yardımıyla ayakta kalabiliyor. Sevdiği adamın katiliyle evlenen Elizabeth ise, her ne kadar başta intikam yeminleri etse de zamanla anlam veremediğim bir aşkın peşinde kayboluyor ve York kimliğini kaybederek tam olarak bir Tudor kraliçesi haline geliyor. Dizide Elizabeth’in geçirdiği hızlı değişimler beni oldukça rahatsız etti. Oyuncudan mı kaynaklanıyor yoksa senaristten mi bilinmez ama Elizabeth karakterinin berbat bir gelgitten oluştuğu göz ardı edilemez. İzleyici karakteri içselleştiremediğinden yaşadığı değişimlere anlam veremiyor ve bu sorun dizi için büyük bir eksik haline geliyor.

White Queen izleyenlerin aşina olduğu büyü konusu White Princess’te de kendine yer bulmakta. Eski İngiltere kraliçesi ve Elizabeth’in annesi olan Elizabeth Woodville önceki dizide de olduğu gibi her işini büyüyle halleden tam bir York kadını. Baş karakterimiz Elizabeth ise annesinin aksine büyüyle pek işi olmayan ve York’lara yakışmayacak derecede naif bir karakter. Fakat son bölümlere doğru Elizabeth’in, söz konusu çocukları olduğunda bir anda vahşileştiğini ve tüm zaman boyunca kınadığı annesinden ve kayınvalidesi Margaret’ten daha acımasız bir hale geldiğini söyleyebiliriz.

Tarihi dizilerde zaman zaman gördüğümüz “hikayede zaman atlama” stratejisi bu dizide de var. Ancak izleyici zaman atlamalarını tam olarak kavrayacak kadar hazırlanmadığından akıl karışıklığı yaşayabiliyor. Bunun haricinde ilk başta grafiklerin sahteliği beni rahatsız etmişti ama daha sonrasında fazla grafik kullanmadıkları için göze batmamaya başladı. The White Princess her ne kadar izlenebilecek bir dizi olsa da The White Queen ile karşılaştırıldığında her bakımdan vasatı geçemeyen bir yapım oldu.

Berfin Büyüktaş

Önceki Yazı

Mindhunter | İlk Bölümü İzledim Yorumluyorum

Sonraki Yazı

NBC | Yeni Sezon Yeni Dizileri