The Handmaid’s Tale İzlemek İçin 7 Neden

The Handmaid’s Tale Emmy’de gösterdiği büyük başarıyla hak ettiği ödülleri topladı. Fakat bu başarı kesinlikle boş ya da abartılmış bir başarı değil. Distopya olmasına rağmen gerçekçiliğiyle fazlasıyla ciddi. Özellikle Amerika’daki Trump yönetiminin zorlu oluşu diziyi daha da popüler yaptı. Bizim için ise durum daha da vahim. Zira dizi aslında sadece yakın dönem distopyası sunmuyor, sanki günümüzü de anlatıyor. Girizgahı fazla uzatmadan The Handmaid’s Tale izlemek için belirlediğim yedi neden ile sizi başbaşa bırakıyorum;

Günümüzün Korkunç Bir Yansıması

Margaret Atwood’un yıllar önce yazdığı futuristik romanı maalesef günümüzün korkunç bir yansıması şeklinde gelişiyor. Offred’in ağzından dinlediğimiz hikayesinde geçmişte olanları anlatırken sanki bugünü izliyor gibi oluyoruz. Offred ülkeyi yaşadıkları şartlara getiren gerçekleri öyle inandırıcı anlatıyor ki etkilenmemek ve karamsarlığa düşmemek imkansız. Şu monoloğu bile başlı başına diziyi izlemek için bir sebep;

Artık gerçeklerin farkına vardım. Öncesinde uyuyordum. Her şey de bu yüzden oldu zaten Meclis binasında katliam yaptıklarında hiçbirimiz uyanmadık. Suçu teröristlere attıklarında, anayasayı askıya aldıklarında. O zamanlarda da uyanmadık. Geçici olacağını söylemişlerdi. Zaten hiçbir şey bir anda değişmez. İçinde olduğun kazan yavaş yavaş ısınırken farkında olmadan haşlanarak ölürsün.

İnançla İstismar Edilen Kadınlar

Dizide üç renk kadın görüyoruz, damızlıklar kırmızı, Martha’lar (hizmetçi) yeşil ve evin hanımlar mavi renk giyiyor. Hepsinin ortak noktası ise inanç gereği erkeklerin hizmetine sunulmuş olması. Her bir grubun başetmesi gereken farklı problemleri ve zorlukları var. Fakat bu kurallara uymaya dünden razı karakterler de görüyoruz. Bazıları dininin bunu emrettiğinden dem vuruyor bazıları eskiden yaşamının çok daha kötü olduğundan, ama bir şekilde yaşadığı ortamdan memnun. Bu da izleyiciyi büyük bir ikileme sürüklüyor. Bu kadınlar geçmişlerinde bu tercihleri “isteyerek” yapacak kadar neler yaşamış olabilir?

Çocuk doğurmak gibi ulvi bir görevi yerine getirmeyi zorunlu kılan dizide erkek karakterlerin diyalogları da korkutucu. Kadının yerinin evi olduğunu anlatmaya çalışan erkekler ataerkil bir toplum kurmak için inançlarını buna alet etmekten de çekinmiyor. Çünkü onlara göre çocuk doğurmak kadının en önemli görevi, doğuramıyorsa eksik ve alt kademede. Hatta çocuk doğuramayan kendi eşleri bile onlardan bir adım geride. Bir yerden tanıdık geldi mi bu bakış açısı?

Gerçekçi Bir Distopya

Dizinin yakın gelecekte geçiyor olması korkutucu olması için başlı başına bir sebepken bir de hikayenin gerçekliğe yakın olması korkunun boyutunu bir kat daha artırıyor. Çünkü kimyasal silah kullanımı hiç de azımsanacak bir olasılık değil. Bunun sonucunda ise insanlığın doğurganlığını kaybetmesi gayet de olası. Üstelik hükümetlerin bu gibi durumlarla nasıl başa çıkacağı hakkında hiç bir fikrimiz yok. Hatta insanların / toplumların da bu gibi durumlarla nasıl başa çıkacağını bilemiyoruz.

Evet distopyalar günümüzle bağlantılıdır her zaman, öyle de olmalıdır ama The Handmaid’s Tale bunu türünün diğer örneklerine göre çok daha gerçekçi ele alıyor. Zira sağ merkezli yönetimler, ırkçı politikalar günümüzde de oldukça revaçta. Insanlığının soyunun tükenme noktasına gelmesi durumunda bu ırkçı/radikal yönetimlerin uygulanması da benimsenmesi de daha kolay olma ihtimali yüksek. Maalesef bu da dizinin gerçekçi distopyasına zemin oluşturuyor.

Boynuz Kulağı Geçti; Uyarlamada Son Nokta

Günümüzde kitaptan uyarlamalar oldukça revaçta. The Handmaid’s Tale için ise bunu hakkıyla yapan, hatta belki de kitabından daha geniş açılı bir pespektif sunan ender dizilerden olduğunu söyleyebiliriz. Zira kitabın ender eleştirilerinden birisi olan siyahi karakterlere az yer verilmesi, dizide bu karakterlere oldukça geniş yer verilerek bir üst seviyeye çıkarılmış.

Muhteşem Performanslar

Elisabeth Moss desem yeterli olur sanırım bu başlık için. Mad Men’den izleyenler bilir, kendisi oldukça yetenekli bir oyuncudur. Top of Lake’de de oldukça başarılı bir profil çizmişti. Fakat buradaki performansı gerçekten farklı bir boyutta olmuş. Zira karakterini canlandırmak oldukça bence çok zor. Hikayede iki karakter olarak karşımıza çıkıyor bir defa. Hikayeyi anlatan Offred ve tüm bunlardan önceki June. Her ikisi de aynı kişi, ama yıllar içinde yaşam standartlarının değişmesi, bunlara verdiği, vermediği ya da veremediği tepkiler birbirinden oldukça farklı. Ve Elisabeth Moss bunu izleyiciye çok güzel hissettiriyor. Sadece Elisabeth Moss değil tabi, Serena Joy Waterford karakteriyle Yvonne Strahovski de rölünün hakkını fazlasıyla veriyor. Hatta Alexis Bledel, Samira Wiley, Madeline Brewer ve özellikle Ann Dowd muhteşem yan karakter oyuncuları da seyir keyifini bir hayli artırıyor.

Enfes Sinematografi

Atmosferi oldukça başarılı olan dizinin, çekimleri de çok başarılı. Sinematografisinden sorumlu olan Colin Watkinson mükemmel bir iş çıkarmış. Kırmızı, mavi ve koyu yeşil renklerinin oluşturduğu kontrastlığa kadın ve erkek cinsiyetlerinin kontrastlığı eklenince sahneler gerçekten tadından yenmez olmuş. Bölümler dizi havasında değil de, sinema ciddiyetiyle işlenmiş ve sunulmuş. Margaret Atwood’un ne demek istediğini hatta fazlasını anlatan replikleri renklerle destekleyen bir çok sahne başa alıp alıp izlenecek türde. Özellikle flashback’leri izlerken kullanılan sıcak renkler ve günümüzü anlatırken kullanılan soğuk renkler bunun en güzel örneği.

Ve Enfes Müzikler

Aslında dizilerin en büyük tamamlayıcısıdır müzik. Adam Taylor sahne müziklerinde çok iyi bir iş çıkarmış. Karakterlerin ruh halleri izleyiciye sahne müzikleri yardımıyla daha kolay geçiyor. Ama bir de dizide kullanılan şarkılar var ki, cidden dizinin çıtasını bir tık daha yükseltiyorlar. Genellikle bölüm sonunda duyduğumuz bu şarkılar dizinin geneline de yayılmış, ara ara duyuyoruz farklı sahnelerde. Mesela şurada listesi mevcut. Şurada da biraz daha kısa bir liste var. Mutlaka kulak verin derim.

Velhasıl The Handmaid’s Tale izleyiniz efendim. Hatta izlettiriniz. Hele ki Türkiye gibi bir ülkede kadınsanız. Buyurun şu da fragmanı;

 

Hafize Mutlu

Bazen hayatımın kalanını sadece anime, dizi ya da film izleyerek geçirmek istediğim doğrudur.

Önceki Yazı

The Punisher’ın Tarihi Açıklandı

Sonraki Yazı

The Punisher’ın 2. Fragmanı Yayınlandı!