, ,

DARK | Canım hiç öpmeyeyim çok gizemliyim

Hiç boyunuzdan büyük bir işe başladığınız oldu mu?

Arkadaşlara, hadi adını koyalım grubun en güzel kızına hava atmak için o kayalıktan denize atlamak üzere “uçurumun” kenarına gelme anından bahsediyorum, “uzaktan bu kadar yüksek görünmüyordu” dediğiniz ve artık geri dönemeyeceğiniz durumdan.

Yazar tam da bu hislerle başladı satırlarına bu yazıda. Dile kolay her dizisiyle gündem belirleyen bir yapım şirketinin son bombasını neden beğenmediğimi anlatacağım size, üstelik bunu yaparken de iki Oscar adaylığı ve 13 ödülü bulunan bir yönetmenin tarzını ne kadar sevmediğimden bahsedeceğim.

Artık Dunning-Kruger Sendromu* kurbanı mı dersiniz yoksa sürüden ayrılan koyuna övgü mü düzersiniz bilemem ama başlıyoruz işte.

Çok uzun bir yazı olmayacak bu çünkü çok uzun seyretmedim diziyi. Üç buçuk bölüm dayanabildim Dark’a.

Netflix yapımı bir dizi Dark. Almanlar tarafından çekilmiş, yani orijinal dili de Almanca. Bizim yazar grubu konuya süper hâkim olduğu için “ben dizinin Almanca dublajlı halini indirmişim galiba” esprime kimse gülmemişti, siz de orada burada yapmayın komik olmuyor.

Küçük bir Alman kasabasında geçiyor hikâyemiz. Kasabanın hemen yanında kocaman bir nükleer santral var. Al işte, Springfield* geliyor aklıma, Simpsons’ın senaryo ekibinde olsam kesin Dark konulu bir bölüm yazardım diye düşünüyorum. Beğenmedim ya diziyi, çağrışımlar çağrışımlar, sonu gelmiyor.

Kasabada kaybolmuş bir genç var, günlerdir bulunamıyor. Eşini aldatan bir polis dedektifi, yaz tatilini kasaba dışında bir yerlerde geçirmiş ve hiç öyle olmasa da Fransa’ya gittiği iddia edilen bir ergen, polis dedektifinin ilgi sever annesi, soğuk duruşlu polis şefi kadın, bir grup ergen, kısacası  “ay yeter bayiliciiim” tadında onlarca karakter daha ilk bölümden boca ediliyor seyircinin üzerine.

“Lütfen elinizde kağıt kalemle seyrediniz” ibaresinin eksik kaldığı bir ilişkiler ağı çıkıyor karşımıza. Bir de mağara var kasabanın yakınında, yukarıya resmini koydum. İşte orası da çok gizemli, dibine nükleer santrale açılan bir kapı konmuş çünkü.

Spoiler vermek değil niyetim. Beni bezdiren şeylerden bahsedeceğim sadece. Açıkçası hikâyenin anlatım tarzına takıldım.

Nükleer santralde bir şeyler dönüyor ama ne olduğu sır.

Kasabaya yabancı biri geliyor, üst baş kir içinde, sonra otelde duş yapınca çok yakışıklı olduğunu görüyoruz ve “demek ki dizi boyunca bizimle olacak bu karakter” diyoruz. İki bölümlüğüne bu kadar karizmatik çizilmez bir karakter, netiz o konuda lakin başka hiçbir şey net değil. Adam kim, nereden geldi, o yanında taşıdığı İsviçre saatinin saat boyutuna indirgenememiş hali, çarklı mekanik alet ne? Bunlar da sır…

Bir tane mektup var, dizinin başında kendini asan adam yazmış, üzerinde şu tarihten önce açmayın diye talimatlar yazıyor. O mektubun sahibinde böyle bir ermiş sabrı, açmamış mektubu, ilgili saat ve tarihi beklemiş. Neyse ikinci bölüm sonu gibiydi mektup açılıp okunuyor ama ne yazdığını öğrenemiyoruz, evet bildiniz bu da sır.

Kasabada kocaman bir otel var, ama öyle böyle değil, çok yıldızlı Sheraton tadında. Bu el kadar kasabada otel neden o kadar büyük sorusu takılıyor insanın aklına, cevabı vardır herhalde, ben diziyi bıraktığımda bu da sır özelliğini koruyordu.

Yaşlı adam var, “yine olacak, çok geç kaldık” falan diye geziyor ortada. Polis şefinin kayınpederi kendisi ama şefimiz “ne olacak gene, neden bahsediyorsun?” diye sorgulamıyor babasını çünkü neyin tekrarlandığı kısmı şimdilik sır.

Bir de bütün bu hikâye Shayamalan tarzı çekimlerle anlatılıyor.

Hatırlarsınız, Altıncı His filminin yönetmeni, diğer ünlü çalışmaları arasında Unbreakable  / Ölümsüz var mesela. Burada biraz yönetmenden bahsetmem lazım ne demek istediğimi anlatabilmek için.

Kendine özgü farklı bir tarzı vardır Shayamalan’ın. Filmlerden hatırlayın, pastel renkler, devamlı kameraya uzun uzun bakan oyuncular, ağır hareketler, en heyecanlı senaryoyu kaplumbağa hızında işleyen bir anlatım.

Ben hiç sevmem tarzını kendisinin. Süper kahramanlar dünyasını alt üst edecek güzellikte bir fikri Ölümsüz filminde ağır çekim bir Bruce Willis oynatarak çöpe atmıştır gözümde. “I see dead people*” tamam ama “I see dead director*” esasen.

İşte dizimizin bütün çekimleri bu şekilde. Bütün karakterler bir ara kocaman ve çok gizemli yüz ifadeleri takınıyorlar, tam bir şey açıklanacak gibi oluyor ama yarıda kesiliyor, ortam hep soğuk hep gri hep gizemli.

Kuşlar aniden ölüyor, elektrikler bir gidip geliyor. Bir şeyler anlatmak istiyor dizi ama devamlı erteleme derdinde. Üçüncü bölüm gibi konunun özü ortaya çıkıyor, bir zaman yolculuğu hikâyesi var, çünkü dedektifin kaybolan küçük oğlu meğerse 30 yıl öncesine gidiyor.

Dizi karakterlerin 30 yıl önceki ve günümüzdeki halleriyle ilerlemeye devam edecek belli oluyor. Yazar burada dayanamayarak isyan bayrağını en tepeye çekiyor artık.

Yahu karşımızda en temel noktalarını alenen Stephen King “IT / O” dan araklamış bir hikâye var. Esinlenmiş falan demeyeceğim bu kadar kör gözün parmağı tesadüflere. Hemen sayalım.

Gizemli küçük kasaba?  Yazmıştım, elde var bir.

Kaybolan küçük çocuk? Olmaz mı, elbette.

Kasabada belirli aralıklarla tekrar eden gizemli durum?  İlla ki.

Karakterlerin 30 yıl arayla, ergen ve yetişkin hallerinin anlatımı? Hikâyeyi bunun üzerine kurmuşlar utanmadan.

Korkunç şeylerin gerçekleştiği yerler tüneller mi? Evet, tüneller.

Peki, farkımız ne?

Pennywise*’ı nükleer santralle değiştirip canavar yerine zaman yolculuğu koyunca çok yaratıcı olduğunu sanan senaristlerin, bir dizi çektim gizemden yıkılıyor diyen yönetmenle buluşmasının sıkıntısını izliyoruz ekranda.

Tamam, mesela Stranger Things de bir miktar O’ya benzetilebilir ama bizzat King diziye muhteşem demiş, bana laf düşmüyor bu durumda. Bir de benzerliklerinden çok, ayrılabildiği detaylarla değerli bir dizi olmuştu ST. Dark, dişimi sıktığım sabrımı zorlayan bir tarz benimsemiş,  iki adım ileri bir adım geri, ilerleyemiyor.

Müzik dünyasından örneklersem Stranger Things bir klasik caz parçası ise, Dark tam bir modern caz eseri. Birincisi ne kadar planlı programlı ve ne yaptığı belli müzisyenlerin ortak çabasıysa, diğeri o kadar doğaçlamalar üzerine bir çalışma. Çok dağınık bir senaryo demeye çalışıyorum kısacası, dört beş ayrı koldan yarım yamalak anlatılan gizemli olaylar sürüsü Dark.

Gece seyrederken dördüncü bölümün ortasındaydım. Hala soru işareti soru işareti üzerine, aklıma takıldı, “acaba” dedim “haftada bir yayınlanacak olsa beşinci bölümü görür müydü bu öykü?”. Dürüst davranıp kendime, kapattım diziyi.

Şimdi “iki bölüm daha sabretseydin çok severdin” diyenler olabilir. Doğrudur belki lakin neredeyse dört saat olmuş, Avengers’ın dünyayı iki kere kurtardığı süreden bahsediyoruz, hala basit bir portal geyiği dönüyor. Hayır, 22.11.63* okumamış olsam ilginç diyeceğim bu zaman yolculuklu konuya ama aklıma geldikçe  “e bunu da King’den çalmışlar” diye sinirleniyorum. Basit bir tahmin benimki, birkaç bölüm içerisinde “Predestination*” filminden de parçalar çıkacaktır izleyenlerin karşısına.

İhtimal fazla acımasız klavyeledim cümlelerimi.

Belki sizin çok hoşunuza gidecek, derinlikli, detaylı bulacağınız bana da “anlamıyorsan yazma kardeşim git federallerle oyna sen” diyeceğiniz bir dizi Dark.

Çok şahsi yorumumdur, bu dizi yemek programında gördüğü tarifle restoran kalitesinde tabaklar hazırlama çabasında amatör aşçı kıvranışlarını hatırlattı. Malzeme belirleyicidir ama teknik ve tecrübe çok önemlidir mutfakta, hele bir de sadece arkadaşlarınız için mutfağa girmediyseniz. Malesef tavsiye edemiyorum Dark’ı ama Shayamalan’ın seveni de çoktur sonuçta, bir iki bölüm de olsa şans verin isterseniz, seçim sizin

Kısa olacak demiştim yazı için, nasıl dolmuşsam artık satırlar birbirini kovaladı yazarken, umarım okurken de benzer bir şeyler olmuştur ekranın karşısında.

————————————————————————————————————————————-

*Danning-Kruger Sendromu: “Yanlış sonuçlara veya talihsiz seçimlere varanlar, sonuçların yanlışlığını veya seçimlerinin talihsizliğini anlayabilecek yetkinlikte de olmayabilirler.” diyen tez, cahil cesareti kavramını açıklayan yaklaşım.

*Springfield: Simpsons dizisinin geçtiği hayali kasaba, kasabanın yanında Homer’ın da çalıştığı bir nükleer santral vardır

*I see dead people: Altıncı his filmiyle özdeşleşen, “ölü insanlar görüyorum”  anlamına gelen replik

*I see dead director: Yazar burada Shayamalan’ı eleştirirken kendisinin Altıncı His filminde yer alan ve en çok bilinen repliğe gönderme yaparak ölü yönetmen görüyorum diye kelime oyunu yapıyor. Sanki Türkçe’yi yalamış yutmuş gibi bir de İngilizce yapıyor bunu, bildiğin düz ukalalık, ben İngilizce de biliyorum şeysi.

*Pennywise: Stephen King’in “O” adlı eserinde yer alan canavar palyaço karakterinin adı

*22.11.63: Stephen King’in bir zaman portalı sayesinde 1960ların başına dönerek Başkan Kennedy suikastını engellemeye çalışan bir adamın öyküsünü anlattığı ve aynı isimle dizisi de çekilmiş olan kitabı.

*Predestination: Zaman yolculuğu ve kader paradoksunu anlatan 2014 yapımı güzel bir film

Hayatın anlamını buldum ama söylemem

Bir Cevap Yazın

Loading…

Dark | İlk Bölümü İzledim Yorumluyorum

Hamza Ağdeniz | “Metropol Hayatı” Hayalim Yok