Ayça Özbay | Kitap Okumaya “Hobi” Denmesi Rahatsız Edici

Ayça Özbay… O’nu size tam olarak nasıl anlatırım bilmiyorum ama sitemizi bir bina olarak düşünürsek Ayça Özbay bu binanın temeli. Sitedeki bir çok yazıyı yayınlanmadan önce kontrol eder, yayınlandıktan sonra da her birini mutlaka okur, yazar grubumuzu çekip çevirir, sektör üzerine yazılar yazar, önemli bir haber bulduğunda bizi harekete geçirir, haberi yazmamız için teşvik eder ve daha bir sürü şey. İşin mutfak kısmında bir aşçıbaşı Ayça Özbay.

Şimdi bunların hepsini unutalım; bu söylediklerim Ayça Özbay için geçerli. Bir de Ayça var tanımanız gereken. Annemiz, ablamız, kardeşimiz, dostumuz, sırdaşımız, canımız, ciğerimiz say say bitmez. Herkesin her şeyine koşar, bizimle güler, bizimle ağlar. Biraz kızar, biraz ruhumuzu okşar, bazen delirir, o ara gözüne görünmemek için kaçacak delik ararız. Sonra bir bakarız fırtına dinmiş, dalgaların köpükleri ayaklarımızı gıdıklıyor, serinletiyor. Kendisini önemser ama asıl meselesi tüm ülkedir, hatta dünyadır. Herkes iyi olsun ister ama bunun olmayacağının da farkındadır ve içi, içini kemirir durur. Gezer, görür, öğrenmeye çalışır, öğrendiklerini öğretir. Buraya sayfalar dolusu şey yazsam da onu size anlatamam. Ayça’yı tanımanız lazım. O, bu satırları okuyunca muhtemelen bana kızacak, bu kadar övmenin gereği olmadığını söyleyecek ama şimdiden kayıtlara geçsin; Bunlar övgü değil, gerçekler.

Bu arada Ayça’yla bizim tanışıklığımız bacak kadar boyumuzla mahalle arasında top koşturduğumuz zamanlara dayanıyor. Tabi biz bunu daha geçen sene, benim İstanbul’a yaptığım kısa bir seyahatte gerçekleştirdiğimiz sohbet esnasında fark ettik ve yazar grubumuzun büyük kısmı da sizinle birlikte öğreniyor bu durumu. Bu da bizim size ufak bir sürprizimiz olsun arkadaşlar :) Gelelim sohbetimize… Keyif alacağınızı umuyorum.

Ayça merhaba. Sitemizin temel yapıtaşlarından biri olan seni kısaca tanıyarak başlayalım.
Merhaba. Ekibin en eski üç üyesinden biriyim. Sanırım Ozan gelene kadar yaşça en büyüğünüz de bendim. Özel bir şirkette editör olarak çalışıyorum. Bir yandan da sizlerin yazılarına elimden geldiğince yardımcı olmaktayım.

Sitenin en eski üç üyesinden birisin ve kuruluş dönemlerine uzanan bir tarihin var senin. Nasıl başladı bu hikaye?
Benim çok boş vaktimin olduğu bir dönemdi ve kendime film/dizi/animelerden oluşan bir arşiv yapma derdindeydim. O esnada da dizihaber’in bir twitter hesabi vardı, onu takip ediyordum. Bir ekip kuracağız dediklerinde başvurdum. İlk başladığımızda yanlış hatırlamıyorsam yedi kişiydik. O zamandan beri Kamil, Umut ve ben dışındakiler çeşitli nedenlerle ayrıldı. Biz çekirdek kadrodan kalanlarız anlayacağın.

Ekibe bu seneler içerisinde çok insan eklenip ayrıldı. Herkesin de fazlasıyla emeği var. O yüzden eski olmakla yeni olmak arasında ciddi bir fark olmadığını düşünüyorum.

Çok insan, çok hikaye…
Haliyle. Umarım çoğunlukla güzel anılar bırakmışızdır yazarlarımızda. Zaman zaman halen iyi-kötü eleştirileri oluyor. Beni en çok sevindiren kendilerini halen aileden biri gibi hissetmeleri.

Bizim yazılarımızın son hallerini sen şekillendiriyorsun. Hatta bazen yazının gidişatını değiştirdiğimiz bile oluyor. Bizler sadece kendi yazılarımızı yazıp köşemize çekilirken sen nasıl yetişiyorsun bu kadar kişiye? Bunu hep merak etmişimdir.
Mobil teknolojinin ilerlemesi büyük kolaylık tabii. İlk başladığımızda herkes kendi yazılarını yazar ve yayınlardı. Bir kontrol mekanizmamız yoktu. İlerleyen zamanlarda yazar sayısındaki artışla buna ihtiyaç olduğuna karar verdik ve görev de bir şekilde bana düştü. Sanırım en takıntılımız ben olduğumdan. (Gülüyor) Hemen hemen her akşam bir süreyi sitede olan bitene ayırıyorum. Ama bunu yaparken ilk başta da dediğim gibi çoğu zaman mobilim. Bu benim yer ve zaman kontrolünü daha rahat yapmamı sağlıyor. Gsm reklamı gibi oldu fakat sizlerin bir kısmı da bilgisayar yerine taşınabilir cihazları kullandığınızdan beni anlayacağınızı düşünüyorum. Amaç yazarlarımızın bir süre sonra benim yardımıma ihtiyaç duymaması. Normal şartlarda 2-3 ay içerisinde kendilerinden beklentileri kavrayıp benimle çalışmayı bırakıyorlar. Yeni bir grubu yavaş yavaş mezun ettiğimde benim de işlerim hafiflemiş oluyor.

Ben bir seneden fazla bir zaman diliminde Ayça’ya yazılarımı kontrol ettirdim. Vay delikanlı gönlüm vay!

Peki, çok uğraşmana rağmen aynı hataları tekrar eden bir yazıya denk geldiğinde tepkin nasıl oluyor?
İlk başlarda sinirleniyordum. Özellikle yeni neslin Türkçe kullanımında çok ciddi sorunlar var. Benim kanım, okumaya alışık olmayışları. Sosyal medyanın ve mesajı kısaltma gayesinin de Türkçeleri üzerinde olumsuz etkileri olduğunu düşünüyorum. Öyle ki bazı yazarlarımıza temel Türkçe kuralları kitabı göndermek zorunda kaldım.

Ama bu gerçeği bir defa kabul edince eskisi gibi sinirlenmemeye, aksine hüzünlenmeye basladım. Çünkü aslında dil insanın derdini anlatabileceği yegane enstrümanı. Onu da doğru kullanamayınca doğal olarak ne anlatan kendini doğru ifade edebiliyor, ne de dinleyen ya da okuyan anlatılanı anlayabiliyor. Acı bence.

Bugüne kadar seni en zorlayan yazarı soracağım ama cevap vermeyeceğini de biliyorum.
Tabi ki vermeyeceğim. Çünkü asıl amacımız kimseyi yargılamak değil. Daha ziyade bu eksikleri fark edip tamamlayabilecekleri bir ortam yaratabilmek. Nitekim geçtiğimiz günlerde yazarlarımızdan biri tezini öğrendikleri sayesinde çok daha kolay yazdığını söyledi. Bu bence verdiğim emeğin en güzel geri dönüşlerinden biriydi.

Esasında şu okuyacaklarınızı Ayça’ya sohbet esnasında “kayıtdışı” diye belirterek söyledim ama sizlerden saklamanın anlamı yok. Yazarlıkta ilk zamanlarım. Yazılarımı yazdıktan sonra Ayça’ya haber veriyorum, O da düzeltmem gereken yerleri kırmızı renge boyayarak bana geri gönderiyor. Bir gün hırs yaptım, kendi kendime “Bu yazıyı Ayça’ya paslayacağım ve hiç düzeltme yapmadan bana geri gönderecek.” dedim. Göndermeden önce de hiç okumadımsa on defa okuyup düzelttim ve Ayça’ya haber verdim. Aradan az bir zaman geçtikten sonra Ayça “Editin hazır.” diye dönüş yaptı bana. Yine bulmuştu yani bir hata. En azından ben öyle düşünüyordum. Sayfayı açtığımda eğer iş yerimde olmasaydım çığlık atardım. Yazımın neredeyse yarısı kırmızıyla işaretlenmişti :) O gün anladım ki kusursuz olmayı istemek değil de, onun için çabalamak önemli olan. Hala kusursuz yazılar yazmıyorum belki ama bunun için uğraşıyorum.

Ayça hem işte hem sitede sürekli bir edit olayı olunca bu sosyal yaşantına da yansıyor mu?
Ya benim annem babam Türkçe konusunda çok hassas insanlar. Öğretmenlerim de sağolsunlar hep öylelerdi. Ama daha ilk okulda bile kelimelerin anlamını sorduğumda ebeveynlerim adresin sözlük olduğunu, imla kılavuzu olduğunu söylerlerdi.
Televizyon izlerken Türkiye’de Türkçe konuşmayı bilen kimse kalmadığı gibi umutsuz düşüncelere daldığım doğrudur. Özellikle de eğlence programlarında. Bir defasında sırf bu konuya dikkat çekmek için “Alt yazı mı yapsam?” dedim. Hani google soruyor ya “Bunu mu demek istediniz?” diye. Ben de insanlara bunu yapmak istiyorum zaman zaman. TRT arşivlerine rahatlıkla erişilebildiği bugünlerde insanlar o zaman ve şimdiki zaman arasındaki farkı daha rahat görebilirler bence.

Yazım hataları ve okuduğunu anlayamama durumunun insanlara verilen eğitimle alakası ne sence?
Bir çocuk 6 yaşında ilk okumayı öğreniyor ve aslında ondan sonra öğrettiğimiz her şey de okuma bilgisi sayesinde ekleniyor. Biz çocuklara tarihi, müziği, felsefeyi ya da matematiği okuyup, okuduklarını anlayabildiklerini düşündüğümüz için ders olarak veriyoruz. Oysa okuduğunu anlayamayan bir insanin temeli eksikken üzerine ne kadar çabalasak da yeni bir şey inşa edemeyiz. Nitekim edemiyoruz da. Çocuklarımız 12 sene tarih ve coğrafya öğrenmelerine rağmen “Türkiye hangi kıtada?” sorusuna cevap veremez haldeler.

Ozan’ın bir sorusu vardı, iletmemi istedi. Geçen ay Bavul dergisinde Aslı Tohumcu, yaşadığı tacizleri tacizcisinin gözünden kaleme almış ama başarısız bir yazı çıkmıştı ortaya. Bir anda olay büyüdü, insanlar tepki gösterdi ve önce yazardan, sonra dergiden içinde özür bulunmayan bir “özür” yazısı geldi. Dergiden yazarların özgür düşüncelerine saygı duydukları için yazılara müdahale etmedikleri yönünde bir açıklama geldi. Derginin açıklaması için ne diyorsun? Sence gerçekten karışmak istemedikleri için mi böyle yayınladılar, yoksa bir kontrol mekanizmaları mı yok?
Bana sorarsan editoryal anlamda derginin sorumluluğu bulunuyor ve globalde de yazarin hatası dergi, gazete veya kurum her ne ise onun sorumluluğundadır. Nasıl ki yanlış bir haber yayınlandığında bunu haberi yapan kişiye yıkmak mümkün değil, derginin de basıma gitmeden evvel mutlaka gözden geçmesi, kontrol edilmesi gerekir. Sistemsel olarak çok özgürlükçüyüz, kontrole inanmıyoruz gibi tavırların ciddiyetten uzak olduğunu düşünüyorum. Bu örnekte dergiye iyi yazıların kredisini kendinize mal ederken iyi ama kötü olduğunda “Bizi ilgilendirmez” demek ne kadar doğru diye sormak lazım. Açıkçası Türkiye’de son zamanlarda yediden yetmişe herkes sorumluluklardan kaçtığı ve özür dileme, istifa gibi kurumlar yokmuş gibi davrandığından Bavul da bu açıklamayı yapmıştır, eminim açıklamayı kabul edip dergiyi almaya devam edecek yüzlerce kişi de olacaktır.
Buraya bir ek yapmak istiyorum. Ben bu tarz mecralarda ciddi bir özgürlük ortamı yaratılması gerektiğine inanıyorum. Yazı yazmak dışarıdan göründüğü kadar kolay bir iş de değildir. Özgürlük insana saçmalama hakkı da tanır. Buna da inanıyorum. Fakat bu örnekte konu fazlasıyla hassas olduğundan verilen yanıtların yetersizliği, özensizliği-umursamazlığı ne dersek diyelim bu kadar göze çarptı. Ayrıca saçmalama hakkının insanı cezadan kurtarmadığını bilmek ve özümsemek gerekiyor. Yani ben burada çıkıp kanunlara göre suç olan bir şey söylediğimde ya da yazdığımda bunun bir karşılığı olacağını da kabul etmeliyim.

Hah, sormak istediğim sorulardan birine verdiğin cevapla kendin geldin. Millet olarak her şeyi çok çabuk unutmak gibi bir hastalığımız var malum. Bu bazen magazinel bir olay da olabiliyor, ama asıl önemlisi ciddi toplumsal olaylar da. Eskiden durum pek böyle değildi ve ciddi hata yapana millet olarak tepki verilirdi. Şimdi böyle olmasının sebebinin ne olduğunu düşünüyorsun?
Dürüst olmam gerekirse ben Türkiye’de çok yoğun bir kitlesel tepki bir kaç örnek dışında da görmedim. Bu “eskiden” nostaljisi neye dayanıyor çok emin değilim. Ben kendimi bildim bileli ülkede sorunlar aynı, tepki verenler aynı vermeyenler aynı… Eskiyle bugün arasındaki tek fark, eskiden sorumluların biraz mahçup davranmış olması. Bugün mahçubiyet bile görmememiz neden insanları bu kadar şaşırtıyor emin değilim. Unuttuğumuz gerçeği içinse ancak şunu diyebilirim; Unutmak aslında sağlığı korumaya yönelik korumacı bir tavırdır. Çok ciddi sorunlar yaşadığımız şu seneler içerisinde bence insanlar ruh sağlıklarını korumaya çalıştılar ve kendi kabuklarına daha çok çekildiler. Bunu eleştirmek tabii ki mümkün ama bence yaşanan çok da garip değil.

İnsanlar klavye üzerinden tepki verip rahatlıyor, sonra evlerinde keyiflerine devam ediyorlar yani, öyle mi?
Sosyal medyaya dair yapılan eleştirilerin başında insanlarin sokağa inme potansiyelini yok etmesi geliyor. Eskiden bir şeyden haberdar olmak zordu. Şimdi çok kolay. Bu kolaylık sayıların artmasına insanların herşeyden çok çabuk haberdar olmasına sebep oluyor. Eskiden tepki vermenin yolu eyleme geçmekti. İnsanlar kendilerini başka türlü ifade edemez, sayılarını ortaya koyamazdı. Şimdi bir tweetle hangi tarafı tuttuğunu beyan eden kişiler görevlerini yerine getirdiğini düşünüyor. Ve evet, bir anlamda dışarı çıkmasını sağlayacak enerjiyi de sosyal medyada tüketmiş oluyor. Yalnız bir şey yanlış anlaşılmasın. Örgütlü toplumlar sosyal medyayı diğerlerine kıyasla hareketi büyütmek için kullanma becerisini gösterebilmekte. Örgütsüz toplumlar özellikle de baskı altındalarsa sosyal medyada risk almamayı tercih edebiliyor.

Risk almamak demişken; Geçtiğimiz günlerde Netflix, Ekşi sözlükte Black Mirror başlığı altına yorum yapmış kişilere bir mesaj göndererek viral reklam yaptı ama büyük tepki topladı. İnsanların bunun reklam olduğunu anlayana kadar sosyal medyada yaptıkları siyasi paylaşımları sildiği yönünde haberler çıktı. Buna ne diyorsun?
Tüm dünyada bu reklam çalışması geri tepmiş gibi duruyor. Bence çok beklenmesi gereken bir tepki. Bunu nasıl öngöremediklerini bilemiyorum.

Siyasi içerikli paylaşımların silinmesine ne demeli?
Bu çalışma bildiğim kadarıyla sadece Türkiye’de yapılmadı. Ama Türk kullanıcıların siyasi mesajlarını silmeleri korktuklarını ve bu korkunun kaynağını işaret ediyor. Bu da bence kimseye şaşırtıcı gelmemiştir.
Bu toplumsal bir sorun değil mi sence? Beğenmediğin bir sistemi, bir oluşumu eleştirmiş ve fikrini beyan etmişsin. Sonra biri sana mesaj atmış ve alttan alttan tehdit etmiş. Sen de ilk mesajla böyle bir temizliğe girişmişsin. Bu korkunç bence.
Korkunç tabii ama insanın kaybedecekleri ne kadar fazlaysa bu tarz durumlarda alacağı kararlar da o kadar korumacı oluyor. Kimseyi eski entrylerini sildiği icin suçlayacak değilim. Herkesin kendini koruma hakkı var. Ayrıca silindiği iddia edilen entrylerin içeriğine dair bir fikrim de yok. Malum ekşisözlük son zamanlarda yoğun takip altında. Eh bir entryle de ülke kurtulacak değil.

Yabancı dizi izleme fikri nasıl oluştu sende?
Bu soruya çok net bir yanıtım var; Cnbc-e. Ben kendimi bildim bileli dublaj karşıtıyımdır ve Cnbc-e Türkiye’ye girişiyle bize nihayet kendi dilinde altyazılı izleyebileceğimiz içeriği sunmuş oldu. Türk televizyonlarının birbirini tekrar eden dizilerinin yanında yabancı yapımların çeşitliliğini fark edenlerimizin bir daha yerele dönmediğini düşünüyorum. Gerçi 80lerin sonları 90ların başında Trt’nin yabancı dizi ve anime arşivi de hiç fena değildi. Hakkını vermek lazım.

Türk dizilerinin şu anki durumu için ne düşünüyorsun?
Bu sansür ortamında 120-130 dakikalık sürelerle işleri çok zor bence. Diğer yandan izleyicinin profili de birbirinden bayağı farklı. Geçen gün RTÜK başkanı bir açıklama yaptı; “Üç neslin bir arada izleyebileceği diziler istiyoruz” diye. Korkarım rahmetli anneannemle izlediğim dizi filmleri görse kalp krizi geçirirdi. Beklenti değişken, sistem sansürcü olunca Türk televizyonlarına şans dilemek dışında elimizden bir şey gelmeyecek sanırım. Buna rağmen son dönemde yapımları internete taşıyıp sansürden uzaklaştırma çabası olduğunun farkındayım. En azından bu umut verici. Sürelerle ilgili de bir gelişme olursa mucizevi şekilde bir anda ciddi projelerle karşılaşacağımızı düşünüyorum. Sanırım Netflix’in Türk dizisi bir milat olacak. Onun içeriği, süresi ve aldığı geri dönüşler “belki” yapımcıların ve kanalların akıllanmasını sağlar.

Puhu Tv ve BluTvnin yayınladığı diziler o etkiyi yaratmadı mı sence?
Bir defa üç-beş diziyle paralı yayın hayatına başlama fikri kimin aklına geldiyse bir daha proje üretmesin. Sektörden pek haberdar değil herhalde. Diğer yandan Pu-Hu’nun projesi “Fi” çok sevildi anladığım kadarıyla ama arkasından ne gelecek bilmiyoruz. Hafta içi televizyonda yayınlanan dizilerle desteklenen bu platformların daha ciddi işler yapması gerekiyor ama bence halen çekingenler. Şahsen ben ikisini de kullanmıyorum. Gerçi “Çukur” dışında Türk dizisi de izlemiyorum.

Çukur için ilk etapta çok olumsuz eleştiriler yapıldı. İçerde’nin ekmeğini yiyor dediler, Godfather çakması dediler. Sen ne buldun Çukur’da?
Ben “Çukur”un “Sons of anarchy”nin içinden çekilmiş bir konusu olduğunu düşünüyorum. Genelde Türk dizilerin ilk bölümlerine bakmaya çalışırım. Çukur’da da ilk dikkatimi çeken şey babasının izinden gitmek istemeyen ama kendisini onun masasının başında bulan genç bir adamla ilgili oluşuydu. İzlemiş miydin bilmiyorum ama “Sons of anarchy”de de ana karakterin -ki dizi bir Hamlet uyarlamasıydı- tek hayali bir şekilde bu hayattan kurtulmaktı. Sonra başa geçti ama işleri yoluna koyacak yasal olmayan uygulamaları kaldıracak ve sonunda o çok korktuğu canavara dönüşmeden karısı ve çocuklarıyla bu hayattan uzaklaşacaktı. Spoiler vermeyeyim ama tabii hayaller ve gerçekler bambaşkaydı. Çukur’da tam olarak bunu buldum ve bu ikileme odaklanılmış olmasını da sevdim. Diğer yandan, bence başta Ercan Kesal olmak üzere dizinin kadrosu süper işler çıkarıyor.

Yabancı dizilerden şu an neler takip ediyorsun?
2017’de genelde kısa sezonlu veya mini dediğimiz kapalı hikaye dizileri tercih ettim. Şu sıralar malum tatil dönemi pek bir şey izlediğimi söyleyemem, daha çok Uzak Doğu dizileri ve animelere bakmaya çalışıyorum. Fakat bugün “Hard Sun” adında bir BBC dizisine başladım. O da yanılmıyorsam altı bölüm olacak ve dünyanın sonuna beş sene kala hükümetlerin bu yok oluşu saklama çabasını iki dedektif üzerinden anlatıyor. İngilizler bence bu tarz karamsar konuları ABD’den daha iyi işliyorlar. Onların kendilerine has, akılcı ve gerçekçi bir yaklaşımları var. Asla güneşe bir mekik gönderip, nükleer bomba atalım kısmıyla ilgilenmiyor, her zaman insana odaklanıyorlar. Bu da ABD’nin aksiyon ve teknoloji dolu hızlı yapımlarına mükemmel alternatifler üretmelerini sağlıyor. Sanirim “Black Mirror”un Netflix’e geçişiyle eleştiri patlamasına tutulması da bu yüzden.

Black Mirrror’u izliyor musun?
Black mirror’ın İngiltere yapımı bölümlerini izledim ama Netflix bölümlerine daha dokunmadım. Neyle karşılaşacağımdan emin değilim. Ekipten gelen bilgiler doğrultusunda hayal kırıklığı yaşayabileceğimi düşünüyorum.

Bugüne kadar izlediğin en iyi dizi hangisiydi?
İyi, çok göreceli bir kavram aslında. Ben hala “Black Mirror”un ilk üç bölümünü dünyalara değişmem. Ama mesela bu “Dr. Who”nun mükkemmel bir yapım olduğu gerçeğini ya da “Godless”ın bu seneki performansını gölgede bırakır mı? Hayır.

Ayça biraz sana yönelmek istiyorum. Kendini nasıl tanımlarsın?
Etrafında olan bitenle ve hatta duyup gördüğü her şeyle fazla ilgilenen bir insanım ben. Öyle ki bazen bu kadarına gerek olmadığını düşünüyorum. İlgilendiğim bir konuyu öğrenmekten, anlatmaktan, paylaşmaktan keyif alan biriyim. Ama herkes de böyle bence. Pek de özel biri değilim yani.

Yok mu “Ben şu yönümle diğer insanlardan farklıyım” dediğin bir özelliğin?
Yok. Herkes birbirinden farklı zaten.

Hayallerinden bahsetsene bize.
Huzurlu bir yaşam hayalim var. Ama elimizdeki verilerle tahminimiz dünyaya bir defa geldiğimiz yönünde. O hayatı da son zamanlardaki gibi karmaşık düzenler içinde değil, huzurlu ve mutlu, olabildiğince endişesiz geçirmek istiyorum. Öyle çok param olsun, insanlığa yararı olan bir şeyler icat edeyim, adım tarihe yazsın falan gibi değil, basit hayallerim var kısaca.

Basit ama mevcut düzende çok zor hayaller bunlar.
Olmayabilir. Çok temel şeyler bunlar. Herkesin aradığı şeyler. Biraz kafamızı kaldırıp kendi içimize dönsek başarması zor da değil. Bence insanların hedefledikleriyle istedikleri her zaman aynı değil. Yazık ki bunu anlamak için ilk önce hedefe ulaşmak gerekiyor. Herkes bir Ferrari peşinde ama çoğumuz içine bindiğimizde çok rahatsız olduğunu fark edeceğiz.

Ve karşımızda Ferrarisi olsa satacak bilge :)

Ayça tüm hayatını göz önüne aldığında şimdiye kadar en mutlu, en pişman olduğun ve en utandığın anlardan söz etsene biraz. Senden bu konularda farklı şeyler duyacakmışım gibi geliyor.
Daha dün bir arkadaşımla konuşuyorduk insan beyninin neden kötü anıları depolamada bu kadar iyi olduğu hakkında. Hepimiz geri bakınca kötü veya utanç dolu anıları hemen hatırlarken, mutlu olanları yakalamanın zorluğunun beynin çalışma biçimi olduğunu biliyor muydun? Sorunun cevabını bilmiyorum. Çok üzüldüğüm şeylerin bir kısmı bugün gülüp geçtiğim şeyler. Çok mutlu anlarımın bir kısmını hatırlamıyorum bile… Utandığım hatıralarsa bu yaşımda sadece komikler. Zaten çok duygusal bir insan olduğumu da iddia edemem. Geçmiş geçmişte kaldı yani. Bugün yeni şeyler söylemek vaktidir, diyerek klişelere bağlasam?

Burdan sonra biraz özel hayat, biraz yazarlardan bahsediyoruz. Hafize’nin nasıl tatlı olduğundan, Ozan’ın beni kendisine hayran bırakmasından konuşuyoruz. Sonra diyorum ki;

Hobilerini sormak istiyorum.
Puff! Hobim yok. Daha doğrusu hobiye vaktim yok.

E, kitap okuyorsundur ama…
Valla bu da hayattaki tek şikayetim. Hep kitap okumaya hobi denmesini rahatsız edici buluyorum ben. Kitap zaten okunması gereken bir şey. Okumayı seviyorum, evet. Yani işim, dizihaber ve kitaplarım… Bunlar değişmez üç sabit benim için. Ki son zamanlarda istediğim kadar okuyamıyorum da.

İyi ama eğitim amaçlı olmayan bir kitabı okumak bir tercih değil mi sonuçta? İnsanın tercihine bağlı bir aktiviteyse buna hobi denmesi niye rahatsız ediyor seni?
Tercihle vakit ayırdığımız her şey hobi mi ki? Arkadaslarımıza da tercihle vakit ayırıyoruz ama aslında onlara ihtiyacımız var. Kitaplar da öyle bence.

Burada ben kendi sorularıma son veriyorum ve yazar arkadaşlarla Ayça için hazırladığımız sürpriz oyuna geliyor sıra. Ben soruyu soracağım, Ayça önce soruyu kimin gönderdiğini tahmin etmeye çalışacak, sonra da cevabını verecek. Başlıyoruz.

Hayatta yapabileceğin ya da yapmak istediğin en çılgın şey ne?
Batuhan. (Soru sahibi: Hamza)

Paraşütle atlamak. Bende yükseklik korkusu var. O yüzden yeterince çılgın ve çok istiyorum ama yapamam herhalde.

Bir imla hatası olsan hangisi olursun?
Çok güzel soru :) Hımm, kim olabilir? Hafize? Aynur? (Soru sahibi Ozan.)

Kesin yanlış yere konan virgül olurum ve ortalık bir anda karışır.

Yazılarımızı editlerken sıkılıp çok uğraşmadığın, saldığın oluyor mu?
Gene Batuhan diyeceğim ama… (Soru sahibi Yağmur.)

Oluyor. Yani her yazıyı her zaman pür dikkat editleyemiyorum.

Neden Lady Gaga dinlemiyor?
Lady Gaga sorusu bir tek Batuhan’dan gelir ya. (Ayça’nın tek doğru tahmini bu oluyor :))

Nereden biliyorsun dinlemediğimi? Gerçi dinlemiyorum ama… Müzikte eksiğim çok benim.

En son bitirdiğin seri hangisi?
Bu kimden gelmiştir? Eda. (Soru sahibi Utku.)

Godless.

Televizyonun yavaş yavaş online dünyaya kaydığına şahit oluyoruz. Sence bir gün televizyonlara veda eder miyiz?
Kamil. (Soru sahibi Mustafa.) “Kamil soru göndermediiiiii!” diyorum. Bittin sen Kamil. :)

Etmeyiz. Akıllı Tv bence o olasılığı ortadan kaldırdı. Televizyon baki kalacak.

Issız bir adaya düşse yanına alacağın üç yazar?
Nisan? Hafize? (Soru sahibi Berfin.)

Hafize’yle iki kişi gidelim biz. Sen, Kamil ve Hafize, son kararım. Buna üzülenler olur. Üzülmesinler ıssız ada sonuçta. (Bu cevapta benim zerre kadar etkim yok tabi ki.)

Yazarların yaptığı imla hataları kendisini çok üzüyor mu?
Salih. (Soru sahibi Umut Can.)

Evet. En çok da tekrar eden hatalar üzüyor.

Arkadaşları sitede bir yazı gösterip bunu nasıl yayınlıyorsun ya da bu kişiyi nasıl yazar yaptınız dese tepkisi ne olur?
Aynur? Eda? (Soru sahibi yine Ozan.)

Kimseyi bilemedim. İnsan azıcık ipuçlu sorar. Canım Batuhan.

Gel de daha iyisini yaz derim, ne diyeceğim. (Gülüyor)

Türkiye’deki dizilere baktığımızda özellikle son 10 yıla, siyasi değişimin etkilerini görebiliyoruz. Mesela eski dizilerin daha cesur olduğunun, şimdiki dizilerin bazı konularda daha tutuk ve politik davrandığını eminim sen de farketmişsindir. Peki bunu Amerikan dizileri için de söyleyebilir miyiz? Gerçi onlar Trump’la kısa bir süredir uğraşıyor ama merak ediyorum, sence bu siyasi değişim dizi dünyasını nasıl etkiledi?
Hiç bir fikrim yok. Nisan mı Hafize mi? Nisan. Politikayı sever çünkü. (Soru sahibi Hafize.)

Diyemeyiz. ABD anayasası çok açık bu konuda. Trump’a tepki daha ilk günden her mecrada verildi. Adama manyak, deli, aptal diyen var. Kimse de bir şey yapamıyor. Televizyon dünyası hep muhalifti hala da muhalif bence ABD’de.

“Dizi gibi dizi” dediği, dört dörtlük bulduğu bir dizi var mı? Bir de mutlaka izlememiz gerektiğini düşündüğü dramalar neler?
Hımm… Utku sorusu gibi ama iki tane göndermemiştir. Salih ya da Aynur? Salih. (Soru sahibi Eda.)

The Newsroom ve Dear White People’ı mutlaka izlesinler.

Hayatını çekseler dizi olur mu? Olursa başrol oyuncuları kim olsun ister?
Aynur? Salih? (Soru sahibi Nisan.)

Ya, sinir oldum. Olmaz, benden dizi olmaz yani.

Şimdi baştan sona bak ve soru göndermemiş olanlara buradan mesajını ilet lütfen.
Kamil, Salih ve Aynur. Rezalet. (Gülüyor) Elbet elime düşerler.

Ayça, sohbetimizi sona erdirirken öncelikle yazarlarımıza söylemek istediğin bir şey varsa alalım.

Herkese destekleri için teşekkürler. Özellikle benimle çalışırken sürekli eleştiri altında olduklarını biliyorum. Bu zaman zaman stresli bir ortam yaratabiliyor. Hepsi de bu stresle çok güzel başa çıkıyor.

Okurlarımıza söylemek istediğin bir şey var mı?
Onlara da teşekkür ediyorum. Biz bu röportajı yaparken sitenin bakıma alınmış olması lazım. Böyle ufak tefek ayrılıkların okuma keyfini artırmak için yapıldığını da bu vesileyle hatırlatalım.

Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederiz.

Bora Yıldırım

1986 yılında İstanbul'da doğdum. 2008 yılından beri Bodrum'da yaşıyorum. Gezmeyi ve kitap okumayı severim. Çok konuşur, çok gülerim. Vakit buldukça yazarlığa kabul edilme sebebim olan yerli dizileri izlemeye çalışıyorum. Yabancı dizileri izledikçe yerli dizilerin geldiği noktaya üzülsem de bir gün eskisi gibi tadı ağızda kalan dizilerin televizyonlarda daha çok yer bulacağına inanıyorum.

Önceki Yazı

Epimedyumlu macun nedir ve en iyi marka hangisidir?

Sonraki Yazı

8. Gün’ün Fragmanı Yayınlandı