Electric Dreams, bilim-kurgunun büyük isimlerinden Philip K. Dick’in kısa hikayelerini temel alarak dizi dünyasına giriş yaptı. Bu girişi ilk bakışta oldukça ses getirici ve etkileyici oldu. Yapımcılığını tanımayanın kalmadığı Bryan Cranston’ın üstlendiği dizinin 10 bölümü önce Amazon’da yayınlandı. Daha sonra Channel 4’da ilk altı bölümü yayınlandı ve kalan dört bölüm de yayınlanacak. Diziyi Amerikan ve İngiliz yazarlar beraber yazıyor. Yapımın bütün ekibi oldukça kaliteli ve tanıdık isimlerden oluşuyor. Hatta Bryan Cranston bir bölümde oyuncu olarak da yer alıyor. Ayrıca Philip K. Dick’in adını duymayanlar için, kendisi Blade Runner’ın temelini aldığı Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi? (Orijinal adıyla “Do Androids Dreams Electric Sheeps”) kitabının yazarı. Dizinin ilk bölümünde de ciddi anlamda bir Blade Runner havası olduğunu belirtmem gerek.

Dizi başta Black Mirror’ın  antolojik yapısıyla dizi dünyasında yarattığı sükseden dolayı kopyalama gibi görünüyor ve bu yüzden ön yargıyla yaklaşan izleyicilerin olduğunu duydum. Bu haklı bir ön yargı olabilir çünkü Black Mirror’ın ilk iki sezonu yine Channel 4’da yayınlanmıştı fakat sonrasında kanal diziyi Netflix’e kaptırdı. Bu ön yargıya sahip olanlar için rahatlıkla söyleyebilirim ki Electric Dreams kendi çizgisine sahip, özgün bir dizi fakat yazının devamında ister istemez Black Mirror ile ufak tefek karşılaştırmalar yapacağım.

Öncelikle bence dizi ilk bölümle yavaş bir giriş yaptı. Konusu ilginç olsa bile bunu işleyiş tarzı biraz ağır geldi ve kendine tam olarak bağlayamadı ancak ilk bölümü beğenmezseniz bile devam edin çünkü sonraki bölümler çok daha kaliteli ve etkileyici. Zaten dizinin Black Mirror’dan en büyük farkı bu, işleyiş tarzı. Çok daha şiirsel ve ağır bir anlatım var. İzleyicinin kafa yormasını istiyor ve çoğu düşünceyi net olarak ortaya koymuyor. İlk bölümde de bu vardı. İnsanlar telepatlar ve normaller olarak ikiye ayrılmış ama hangi grubun net olarak iyi  veya kötü olduğunu söylemek yerine bu karar izleyiciye bırakılmış. İsimlerinden de anlaşıldığı üzere telepatlar, doğuştan gelen bir özellikle normallerin ve birbirlerinin zihinlerini telepati yoluyla okuyabiliyorlar. Elbette normaller bu durumdan rahatsız.

Bu rahatsızlık da günlük yaşamda kargaşaya sebep oluyor. Normaller protestolarla tepki gösteriyor ve hükümetten telepatları engellemelerini istiyor. Telepatlar zaten toplumdan dışlanmış bir grup. Yüzlerinde telepat olduklarını belirten bir iz var ve böylece kolaylıkla ayırt edilebiliyorlar. Hem telepatların hem normallerin birbirlerini engellemek için çalışmalar yaptığı birlikleri var. Normallerin birliği de telepatların zihin okumasını engellemek için Cutter adında bir bilim adamına maske ürettiriyor. Elbette sadece kendileri için fakat Doktor Cutter “korunmanın ve bilginin” demokratik olması gerektiğini düşünüyor ve maskeleri dağıtıyor. Bu maskeyi güvenlik duvarı olarak görüyor. Tıpkı bilgisayarlarımızda ve telefonlarımızda yaptıklarımızı(zihnimizdekileri) başkaları(telepatlar) görmesin(okumasın) diye kullandığımız yazılımlar gibi.

Bölümün iki ana karakterinden biri olan Ajan Ross ise bu maskenin güç demek olduğunu ve gücün demokratik olmaması gerektiğini düşünüyor. Bence bu tamamen saçmalık çünkü “düşüncelerimiz kutsal” ve “zihnimiz özgür olduğumuz tek yer”. Ajan Ross’un bu düşüncesinin sebebi kendisinin doğal bir maskesi olması çünkü Ross telepatların kendi zihnini okumasına engel olabiliyor. Bu yüzden rahatça gücün demokratik olmaması gerektiğini düşünebiliyor. Zaten herhangi bir güce sahip olan bir insan o gücün demokratik olmasını istemez, aksi taktirde onu nasıl kullanabilsin? Dizinin düşündürmek, farkındalık yaratmak istediği nokta bu işte.

Hükümet Ajan Ross’un bu “gücünü” telepatlara karşı kullanıyor. Telepat birliğinin neyin peşinde olduğunu öğrenmek için telepatlardan birini polis teşkilatına alınıyor. O telepat da Honor, dizinin iki ana karakterinden diğeri. Düşüncelerinden dolayı Ajan Ross’u ne kadar sevmediysem Honor karakterini o kadar sevdim. Ayrılıklardan, gruplaşmadan bıkmış biri ve bunun önüne geçmek için polisle iş birliği yapmayı kabul ediyor. Polisler de normal insanlar olduğu içi Honor bu insanların içinde zorluk çekiyor ve dışlanıyor. Ajan Ross da telepatlardan ve dolayısıyla Honor’dan nefret ediyor ama müdürünün zorlamasından dolayı onunla ortak oluyor, bunun zorla olduğunu da bölümün sonunda anlıyoruz. Yani bölüm boyunca Ross Honor’ı kandırıyor ve onu sevmememin sebebi de bu. Son sahnede Honor’a aşık olduğunu ve birlikte şehirden ayrılmaları gerektiğini söylüyor fakat bunun samimi mi yoksa canını kurtarmak için söylediği yeni bir yalan mı emin olamadım.

Yeniden maskeye gelelim çünkü bölüm aslında komple maskeyle alakalı. Bölüm sonunda Ross ve onu takip eden Honor, maskelerin üretildiği yeri buluyorlar. Dolayısıyla telepat birliği de buluyor ve maskeleri üreten Doktor Cutter’ı öldürüyorlar. Aslında Cutter’ın ölmüş olmasına üzüldüm çünkü kötü bir niyetinin olduğunu düşünmüyorum. Düşüncelerin sahibine kalmasını istemesi en doğal hakkı. Cutter’ı öldüren telepatların maskelerin yakmasınıysa garip karşıladım çünkü maskeler onların da işine yarayabilirdi. Honor’ın maskeyi taktığı sahnede kafasındaki seslerin kesildiğini ve rahat bir nefes alıp sakinliğin tadını çıkardığını görmüştük. Telepatların kalanı da bu sakinlik için maskeleri ister diye düşünmüştüm ama yanılmışım. Genel kanının aksine dışlanmışlıklarından dolayı haksızlığa uğramış görünen telepatlara üzülemedim çünkü yine, düşüncelerin sahibine kalması gerekiyor fakat onlardan nefret de edemiyorum çünkü öyle olmayı kendileri seçmediler. Sonuç olarak yazının başlarında söylediğim gibi dizi kimin iyi kimin kötü olduğu kararını izleyiciye bırakıyor ancak gördüğünüz gibi izleyici bu kararı veremiyor çünkü bu distopyayı ve diziyi bir kenara bırakın, gerçek hayattaki insanlar da gruplaşmıştır ama her grubun içinde iyiler ve kötüler vardır.