Altered Carbon | Ben Nasıl Unuturum Seni Disk Bedenden Çıkmayınca

Aylar öncesinden hakkında konuşmaya başladığımız, Netflix’in bu seneki en bir muhteşem dizisi olmaya aday Altered Carbon nihayet iki hafta kadar önce yayınlandı. Beklenti büyüktü, çıkardığı gürültü de bununla orantılı oldu diyebiliriz. IMDb’ye bakarsanız yere göğe sığdırılamayan bir 8.5 puanı almış olan dizimiz gerçekten bu kadar muhteşem mi yoksa “beğenmeyeni dövüyorlar olm” tadında bir anksiyete mi esir aldı hepimizi?

Temelden başlayalım. Öncelikle bir uyarlamayla karşı karşıyayız. Richard K. Morgan tarafından 2002 yılında yazılmış olan Altered Carbon, sonrasında yayımlanan “Broken Angels” ve “Woken Furies”le beraber esas oğlan Takeshi Kovacks’ın öyküsünü anlatan bir üçlemenin ilk kitabı. Yayımlandığında çok beğenilmiş, yazarına ödüller getirmiş olan eser  “cyber punk” sınıfında değerlendiriliyor. Söz konusu sınıfın ne olduğuna çok hakim değilim, kitabı okumadım, dizide yaratılan ortam ise “blade runner” tadında, distopik bir gelecek kurguluyor.

Altered Carbon tüm hikayesini insan bilincinin bedenden bedene transfer edilebilmesi fikri üzerine kuran bir yapım. Benim gibi daha önce bu konseptle karşılaşmamış izleyiciler tarafından oldukça yaratıcı bulunan ana tema, sitemiz yazarlarından Hafize gibi anime düşkünleri içinse oldukça eski ve üzerinde bir hayli tepinilmiş bir öykü. Dizi hakkında bizim yazarlar grubunda konuşulanların detayına belki ilerde biraz daha girerim, azıcık gıybetten kimseye zarar gelmez ama önce Altered Carbon bu bilinç transferini nasıl anlatıyor ve hikayemiz nelerden bahsediyor bunlara bir bakalım. Yazının kalan kısmı bir miktar spoiler içeriyor, “en sevmediğim şey” diyenler için diziyi beğendiğimi söyleyerek şimdilik noktayı koyalım.

Dizi izleyicisini günümüzden bir sürü yüzyıl sonrasında insanların tüm yaşamlarının omuriliklerinde, beyin sapı civarına yerleştirilen bir diske an be an kaydedildiği bir geleceğe götürüyor. Bir nevi hayatınızı yedeklediğiniz bir flaş bellek söz konusu, eğer vücudunuza bir şey olursa beyin sapınızdaki diski yeni bir vücuda takıyorlar, siz de oyuna en son kaydettiğiniz yerden devam edebiliyorsunuz. Bir yanıyla ölümsüzlüğe göz kırpan bu teknolojiyi oldukça başarılı bir şekilde anlattığını düşündüğüm Altered Carbon, söz konusu transfer ve yedekleme işinin farklı gelir gruplarında nasıl bambaşka uygulanabildiğine veya dini inançların bu bedenden bedene devam eden hayatlara karşı duruşuna alt metinlerde yer vermekten kaçınmıyor. Tabi bir de “ben seni sen olduğun için seviyorum” cümlesini sorgulatan bir teknoloji bu. Dizinin içerisinde” eski sevgilinin vücudu başkasının bilinci” veya karısının bilincini bir erkek vücudunda karşısında bulan adamın yaşadıkları gibi ikilemler izleyiciyle paylaşılıyor.

Çok kuşbakışı değerlendirecek olursak 1940’ların, 50’lilerin dedektif öykülerinden birisinin süper teknolojik ortamlara uyarlaması denebilir Altered Carbon için. Bilirsiniz hani şu hayatta kimseye eyvallahı olmayan asi özel dedektif bir gün şehrin en zengin karakterlerinin birisinden bir iş alır. Oldukça basit gözüken dava zaman içerisinde karmaşıklaşacak, dedektifimiz illa ki zengin adamın karısıyla bir ara sevişecek ve muhakkak hiç tahmin etmediğimiz çetrefili ilişkiler yumağını çözerken “lüküs hayatların” ne kadar kokuşmuş olduğunu gözler önüne serecektir vesaire.

İşte bu hikayenin bilimkurgusu Altered Carbon’da dedektifimizin adı Takeshi Kovacks. Yukarıda bahsettiğim üzere şehrin en zenginlerinden birisi, Laurens Bancroft  tarafından bir cinayeti, Laurens’in kendi cinayetini çözmesi için “işe alınıyor”. Her 48 saatte bir “belleğini” bir uyduda yedekleyen Laurens’in derdi son 48 saatinin kaybolmuş olması. Tam belleğini yedekleyeceği sırada diski parçalanarak ölen Laurens maalesef hayatına iki gün önceden, kaydedilen son yerden devam etmek zorunda kalınca, kendisini kimin öldürdüğünü bulmak istiyor. Laurens toplumda “Meths”  diye bilinen ayrıcalıklı bir grubun üyesi. Çok uzun zamandır yaşadıkları ve artık neredeyse her şeye yeten bir güç ve servete ulaşmış olan Meths üyeleri gökyüzünde uçan malikanelerinde yaşıyorlar. Bu arada “Meths” aslında bir gönderme,  Methuselah’ın kısaltılmışı olarak kullanılıyor. İncil’de 969 yıl yaşadığı anlatılan Methuselah Nuh peygamberin dedesi olarak biliniyor.

Takeshi’ye gelirsek esasen yüzyıllardır “uyuyan prens” olmaya mahkum edilmiş olan dedektifimiz aslında bu yeni ve geliştirilmiş dünyamızın geçmişte karşılaştığı en önemli isyan hareketinin liderlerinden biri. Uyuyan prens olma durumuna yani bilincin vücuttan ayrılarak bir yerde bedensiz saklanmasına “buza yatırmak” deniyor. Çok uzun bir hapis cezası anlamına gelen kavram aynı zamanda vücudunuzun başkaları tarafından kullanılmasına da olanak sağlıyor. Bölümler ilerledikçe hakkında daha fazla şey öğrendiğimiz isyancılar ise işte bu bilinç transferi teknolojisine ve getirdiklerine karşı çıkıyorlar. Sebepleri ise basitçe “ölüm hepimizi eşitleyen son noktadır, eğer ölüm ortadan kalkarsa bu doğamıza ters düşer” gibi bir şeyler.  Hikayenin bu kısmı dizide altıncı bölümden itibaren önem kazanıyor, bu anlamda bahsettiğim dedektiflik klişelerinden sıyrılmaya başlayan öykümüz ikinci kısım diyebileceğim son dört bölümünde aslında her şeyin Takeshi Kovacks’in geçmişiyle alakalı olduğu bambaşka bir kimliğe bürünüyor.

Dizinin bir diğer önemli karakteri ise polis dedektifi Kristin Ortega. Laurens’in ölümünü araştırarak olayın bir intihar olduğu sonucuna varmış olan dedektifimiz kapattığı dosyanın yeniden açılmasından haz etmiyor doğal olarak. İşin daha çetrefilli yanı Takeshi dünyaya gelirken dedektifin sevgilisinin vücuduna yüklenerek hayata dönüyor. Başka bir deyişle Kristin sevgilisinin “ambalajında” bambaşka bir karakterin kendi davasını kurcalamasıyla uğraşmak zorunda kalıyor. Tabi bir de Takeshi’nin “giydiği” vücudu korumak istiyor dedektif Ortega, çünkü bir komplo sonucu “buza yatırılmış” olan sevgilisine kavuşmanın hayallerini kuruyor.

Bir kitaptan adapte edildiği için bekleneceği üzere genel anlamda olay örgüsü ve şaşırtmacalarıyla başarılı bir senaryoya sahip diyebiliriz Altered Carbon için. Beni tek rahatsız eden kısım Takeshi Kovacks’in yüzyıllar sonra uyandığı dünyaya hemencecik adapte olmasıydı. Günümüzde teknoloji kuşak farkını 15-20 yıla düşüren bir hızla ilerlerken onca zaman sonra dünyaya merhaba diyen Kovacks dizide sadece reklamlardan falan rahatsız oldu ve o da pıt diye çözüldü. Windows 8’de başlat düğmesini arayan bir neslin parçası olduğum için belki de, hiç inandırıcı gelmedi izlediklerim. Bir de o son bölüm, bir yumurcağın gerçek annesine kavuşmasının eksik kaldığı final dizinin distopik havasına çok uymamış sanki.

Kadro ve oyunculuklara bakarsak Netflix kalitesinin altına düşmeyen, bu adam buraya olmamış demediğimiz bir özen söz konusu. Laurens’i canlandıran James Purefoy’u izlemek zaten başlı başına bir zevk. Takeshi’yi oynayan Joel Kinnaman rolünün hakkını verirken gözümüze soktuğu karın kaslarıyla “bünyeyi gym’lere hapsetsem bu yaza ben de” tadında hayallere sürüklüyor erkek izleyenleri.  Takeshi’nin önceki hayatını canlandıran Will Yun Lee’nin de aşağı kalır yanı yok bu arada. Hayır, hayatınız spor salonunda geçtiyse ne ara oyunculuk öğrendiniz dedirten bu gereğinden fazla çekici erkeklere neyse ki iddialı kadın oyuncular eşlik ediyor da diziye denge geliyor. Dedektif Ortega olarak karşımıza çıkan Martha Higareda güçlü bir kadın karakteri hayata geçirmekte hiç zorlanmazken, Dichen Lachman ve Elise Goldsberry güzel oldukları kadar yetenekli olduklarını da kanıtlıyorlar.

Şu ana kadar okuduklarınızın dışında bir çok detay sunan, vakit ayırmanıza değecek bir dizi olmuş Altered Carbon.  Son dönemde bilim kurgu adına karşımıza çıkan başarılı işlerden biri olan dizinin kabaca ana karakteriyle konusu anlatmaya çalıştım. Esas önemli kısım ise Altered Carbon’un her şeyden önce bir hikayesi oluşu. Dizi bittikten sonra üzerinde oturup düşüneceğiniz, ya da diziyi seyretmiş bir arkadaşınızla konuşup tartışabileceğiniz farklı bir evren sunuyor dizi. Ölümsüzlüğü yakalarsak tek tanrılı dinlerin sunduğu sonsuz hayat / cennet vaadinin ne anlamı kalır diye soruyor, sevdiğiniz insana başka vücutlarda dokunabilir misiniz diye bakıyor gözünüzün içine.  Ek olarak yapay zekalı otel ve Edgar Allen Poe göndermeleri ya da sanal işkence ortamları gibi dizi boyunca karşınıza çıkacak orijinal pırıltılar ekranlarda görmeye hasret kaldığımız dokunuşlar olmuş.

Azıcık da özeleştirerek bitirelim bu hafta yazıyı. Şüphesiz bu yazıyı kitabı okumuş birileri klavyeleseydi yapılacak karşılaştırmalar ve çıkarılacak sonuçlar belki daha farklı olabilirdi. Ya da Cyber Punk temasına daha hakim birisinin gözünden diziyi okumayı ben de isterdim. Eğer çevrileri tamamlanır da üçlemenin kalan kitapları dizinin ikinci sezonundan önce raflarda yerini alırsa bir sonraki Altered Carbon yazısı daha detaylı olabilir. Bekleyip göreceğiz artık, bu bedende veya bir sonrakinde.

Ozan Kayahan

Hayatın anlamını buldum ama söylemem

Önceki Yazı

Netflix’in Heyecan Dolu Dizisi Altered Carbon’dan 300 Yıl Sonrasındaki Aşkları Anlatan Özel Bir Video Paylaşıldı!

Sonraki Yazı

Ryan Murphy, Netflix’le Beş Yıllık Bir Anlaşmaya İmza Attı