Arzu Kayhan | Sade Bir Hayat İstedim ve Amerika’dan Türkiye’ye Döndüm, Pişman Değilim

Yazar arkadaşlarımla yaptığımız sohbetlerimizde bu kez aramıza en son katılmış olan Arzu Kayhan’la birlikteyiz. Kendisi aramıza yeni katıldığı için ben de neredeyse sizlerle birlikte tanıdım Arzu’yu. Öncesinde, yazarlarımızdan Ozan’ın kuzeni olduğunu biliyordum ve hoş sohbet biri olduğunu düşünüyordum. Sadece bu kadar olmadığını sohbetimiz esnasında öğrendim. Sözü çok uzatmadan Arzu’yla yaptığımız sohbetimize geçersem sanırım ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız.

Arzu selam. Aramıza katılan son yazarımız olarak benim en az tanıdığım ekip arkadaşlarımdan birisin. Kendini bize tanıtabilir misin?

Merhaba Bora. Bu ekibe katılmak son zamanlarda hayatımda olan en heyecanlı şeylerden biri. Sizler için bir kişi, benim için birçok kişi var tanıyacak. Bu da bir başka heyecan. Kendimi anlatmak en sevdiğim iş. Hemen başlayayım. 40’lı yaşlarında, bilim ve gerçek sevdalısı, yazar-çevirmen bir kadınım. Böylesi sanırım en kısa tarif olur. Lisansım iktisat olmasına rağmen, bu alanda ya da başka alanlarda “beyaz yakalı” sıfatıyla uzun yıllar çalışmanın bana da dünyaya da özel bir şey katmadığını görünce istifamı basıp bir daha ne yapacaksam önce kendim, sonra insanlık için yapmaya söz verdim. 10 yılı geçti. O zamandan bu yana, geçinmek için çevirmenlik, yaşamak için yazarlık yapıyorum diyebilirim.

Öncelikle bu kararı verebildiğin için tebrik ederim. Peki “beyaz yakalı” sıfatının sana bir şey katmadığı kanısına nereden vardın? O süreci anlatsana.

İnsan yaşadığı ortamdan şekilleniyor. Benim çocukluk ve ilk gençlik dönemimde belirli bir yaşam ve zaman çizelgesi önümüze konuyordu. Buna inanıyor, bu hedefi güdüyorduk. Kısaca okumak, iyi diplomalar almak, bir işe girmekti bu. Sonunda da evleniyor ve çocuk sahibi oluyordun. En son iş emeklilik ve “artık kendim için yaşayacağım” noktasına geliyordu. Bu durum 2000’lerle birlikte değişti elbette. Hele günümüz gençliğinin böyle bir sıralamaya uyma ve geleneği sürdürme niyeti yok. Benim için durum şöyle oldu; kendini hiçbir kalıba sığdıramayan, başkalarının yaptıklarına ve önerilen yaşam modeline anlamsız gözlerle bakan, neden aynı şeyleri yaşamak zorunda olduğunu anlayamayan bir çocuktum. Eğitimin gerekli olduğuna inanarak ve beni en iyi yere taşıyacak modelin peşinden koşarak önce fen lisesinde, ardından da Boğaziçi Üniversitesi’nde okudum. Ama bunu bahsettiğim zaman çizelgesinde beklenen yere gelebilmek için yapmadığımı daha o zamandan biliyordum. İş kariyer hedefine gelince, bir şirkette bir unvanın sahibi olmam kadar anlamsız bir şey yoktu bana göre. Ama tamamladığım projelerin, dokunduğum hayatların, gerçekten ne verdim kendime ve bu dünyaya sorusunun yanıtının önemi vardı. 1997-2006 arasında bu beyaz yakalılığı kariyer hedefi olarak değil, kendimi ileri taşımak için sürdürdüm. Çok iyi işler de yaptım. En son New York’ta bir mücevher firmasının direktörü olmuştum. Gidilebilir en iyi mevkii ve yer orasıydı benim için. New York dünyanın merkezi, hakikaten bu böyle. Oraya gidince daha iyi görebiliyorsun. Hani uzaydan dünyanın minnacık halini gösteren fotoğraflara bakıp “biz aslında yoğuz” duygusuna kapılıyoruz ya, işte New York’ta ben o duyguya yakındım. Dünya çok büyüktü ve bizler sadece onun belki milyonda biri boyutunda işlerle uğraşıyorduk. Hiçbir kaba sığamadığım gibi kendi kabımdan da taştığım zamanlardı. İçimdekileri dışa vurabilmek için yazmaya başladım. Son birkaç yılında zaten öykü, gazete ve dergi yazıları, araştırmalar hazırlıyor, isimsiz yayınlatıyordum. Sonra roman geldi. New York’taki travmatik ama bir yandan geliştirici 18 ayımda bir roman yazdım. Sonra her şeyi bırakıp Türkiye’ye döndüm. Benim bu hayattaki mucizevi anım o gündür.

Çok büyük bir cesaret bu Arzu. Gerçekten şaşkınım şu an. Türkiye’de sıradan bir şirkette üst düzey yöneticiyken işinden istifa edip kendisine bambaşka hayatlar kuran insanlar tanıyorum ama New York gibi bir yerdeyken, o kadar iyi şartları elinin tersiyle itebilmek inanılmaz. Maddi-manevi ne gibi etkileri oldu bu kararın?

Bunu ne zaman anlatsam çoğunlukla senin dediğin gibi büyük bir cesaret ya da iyi şartları elinin tersiyle itme lüksü yorumunu alıyorum. Ama işin şöyle bir boyutu var; vatandaşı olduğun ülkede, iyi şartları bırakıp başka ülkeye yerleşmek gerçekten bir cesarettir. Bir başka ülkenin insanıyken “yabancısı” olduğun ülkede şartlar ne kadar iyi, bu tartışılır. Evet, New York’ta yaşamak güzeldi. Evet, şartlarım da fena değildi. Ben bahsettiğim kabına sığamama duygusunu yaşayınca şartlarımı, bulunduğum yeri, kısaca her şeyi bir terazi kefesine koydum. Ne gördüm biliyor musun? O günün şartlarında New York’ta yaşayan Arzu’nun elde ettiklerinin, İstanbul’da elde edeceklerinden hiçbir farkı yoktu. Vize türü nedeniyle işimi bırakıp New York’ta kalmaya devam edemiyordum. İşimi ve genel olarak beyaz yakalı olmayı sevmiyordum. Ben başka şeyler yapmak istiyordum ve o günün şartlarında orada bu mümkün değildi. Üstelik New York’ta kalmak için çok ciddi nedenler de göremiyordum. Bu, bir yanıyla başlı başına bir hikaye. Romanımda anlattığım dünya tam da budur. Bir ülkede yabancı olmakla o ülkeye yabancı olmak meselesi.

Peki hiç mi pişman olmadın?

Bunu çok düşünüyorum. Hep sorarlar. Önceleri gerekçelerim ve içinde bulunduğum şartlar nedeniyle “Hayır asla pişman değilim, bir daha mı asla yurt dışında bir yerde yaşamam, ABD’ye asla gitmem.” dediğim anlar oluyordu. Sonra bir başka şeyin farkına vardım. Bunu blogumda yazdım zaman zaman. Ben New York’tan dönerken henüz Arzu’yu bugünkü gibi tanımıyordum. Oradan kaçıp geldiğimi sanıyor ve “Mutlu muyum? Evet.” diyerek kendimi susturuyordum. Galiba böyleydi. Yazma ve çeviri yapma eylemleri bana başka kapılar açtı. Eskisinden de fazla okumak, birçok farklı şeyi incelemek, anlamak durumunda kaldım. Kendimi de. Bir gerçekle yüzleştim o sırada, ben göçebeydim, hep böyleymişim. Memleket kavramım yok benim. Örneğin şimdi, doğduğum yerde yaşıyorum, Buradakiler “Sonunda memleketine döndün.” diyorlar. Halbuki ben stratejik olarak yaşayabileceğim bir yer seçtim, hepsi bu. Göçebeliğimi keşfettiğimden beri New York’tan döndüğüme hiç pişman değilim. Çünkü bir yere gitmek de geri dönmek de sadece birer karardır, bir şeylerden vazgeçmek, bir yerden kopmak, kaybetmek değildir. Bunu anladım. Şimdi sorsalar, gidip New York’ta veya Londra’da örneğin, yaşamak istiyor muyum? Elbette istiyorum. Çünkü şimdi şartlarım farklı ve gitsem orada hiç olmadığım kadar mutlu yaşayabilirim diye düşünüyorum. Göçebe olduğumu, mekana bağlı olmadığımı, bir çanta eşyayla hayatımı herhangi bir yerde sürdürebildiğimi ve en önemlisi bu hayattan ne istediğimi anlayınca pişmanlık olasılığı da çöpe gitti anlayacağın. Zaman garip bir olgu. Çok iyi eğitiyor insanı.

Bunu anlamama yardımcı olan bir detayı da anlatayım: New York’tan döndükten sonra serbest çalışma hayatına geçtiğim için, beni hayatta mekana ve eşyaya bağlayan şeyin farkına vardım. Beyaz yakalılık hem olmayı sevmediğim şeydi hem de ayağımdaki asıl zincir oydu. Bu ortadan kalkınca, birkaç yıl içinde önce İzmir’e taşındım, 4 yıl sonra o sırada yaptığım işler gereği İstanbul’a taşınmam gerekti, sonra da 2015 sonlarında tamamen İstanbul’dan çıkma kararı alıp Sinop’a döndüm. Bu sürekli hareket hali bana göçebeliğin ruhta değil bedende de bir gerçeklik olduğunu gösterdi.

Beyaz yakalı olduğun dönemde neler yaşadın peki?

Kapitalizmin kitabında yazan herşeyi!(Gülüyor)

Hiç evlenmedin sanırım doğru mu?

Hayır.

Eğer böyle iyi bir eğitim ve iş hayatın olmasaydı evlenmeyi ya da çocuk sahibi olmayı düşünür müydün?

Bu da bir başka kendimi tanıma deneyimimin sonucudur aslında. Evlilik kurum olarak, toplumda yaşanma şekli olarak gördüğüm örneklere bakarsam, bana göre bir yapı değil. Sevmek ve sevdiğinle yaşamak, bunu da içinde bulunduğun toplumun kurallarıyla yapmak, yani “evlenmek” tamam. Ama evlilik kurumunun bu toplumdaki anlamı bana çok ters geliyor. Böyle bir iş yaşamından gelmesem, mesela en başından serbest çalışıyor olsam ya da işim örneğin eğitim, tıp ve benzeri başka alandan olsa, hiç çalışmıyor olsam… Bütün “olsaydı”lara rağmen, ben aynı ben olduğumdan, yani genetik kodum bu olduğundan diyelim, bir yerde arıza verirdim. Çünkü evliliğe bakışım iş yaşamıyla değil, küçüklüğümden bu yana böyleydi.

Çocuk sahibi olmak istiyor musun peki?

O da ilginç bir konu. Çocuklarla ilgili işler yaptım dönem dönem. Eğitim verdim, oyuncaklarla ilgili işler yaptım. Çocuklara bayılırım. Ama ben bir çocuk doğurmalı mıyım? Hiç gerekli değil. Bir çocuk yetiştirmek istiyor muyum? Bunu her zaman yapabilirim. Bir insana, çocuğa dokunmak ve onu hayata hazırlamak için ille doğurmak ya da onu “sahiplenmek” gerekmediğini düşünüyorum.

Toplum olarak kadına bakış açımız; okusun, iyi bir işi olsun, sonra hayırlı bir kısmetle yuvasını kurup çocuk yapsın, çocuğu ananne/babannesi ya da bakıcısı büyütsün, kadın işten geldikten sonra evin tüm işlerini halletsin, eşine, çocuklarına, arkadaşlarına ve akrabalarına da zaman ayırsın, bayram tatillerinde sahil kentleri yerine hısım akraba ziyareti yapsın, herkese ve her şeye yetişsin ama asla yorulmasın gibi. Sen bu kalıplara uymadığın için çevrendekilerden tepki aldığın ya da olmadık imalara maruz kaldığın oluyor mu?

Elbette. Bu bakış açısı, en başta kısaca tarif ettiğim, toplumun bize sunduğu, kiminin de formatına uyabilen bir durum. Kimseyi verdiği kararlarla yargılamıyorum, öncelikle bunu belirteyim. Tamamen “bence” yorumlar bunlar. Ancak bana katılan çok kişi olduğunu da biliyorum. Bulunduğumuz coğrafya kadına çok uzun zamandır böyle bir profili çiziyor ve gittikçe profilin çapı daraltılıyor. Kadın, bunu tercih edebilir olmaktan tercih etmek zorunda kalmaya doğru hızla sürükleniyor. Yaşadığımız dönemin, dünyanın ve ülkemizin siyasi durumunun, ekonominin, kısaca her şeyin etkisi var bunda. Hızla daha karanlık bir dünyaya doğru yol aldığımızı ne yazık ki görüyoruz. Ama kadınlar da direniyor. Dediğim gibi, herkes kendi kararını vermekte özgür, isteyen de bu modele direnebilir. Ben çok eleştiri alıyorum, bunları savuşturmak da benim için kolay oluyor. Çünkü beni önce ailem anladı. İlk itirazlar ve eleştiriler onlardan geldi. Ama onlar da benim gibi düşünüyor olmalı ki ben bu mücadeleyi verirken ilk yanımda duranlar da onlardı. Örneğin, evlilik ve çocuk konusundaki düşünceme ilk saygı gösteren ve destekleyen annemdir. Galiba bu tersine bir durum bir yandan. Beni yetiştiren annem çünkü. Bana nasıl bir hayat felsefesi aşıladıysa, benim hayata bakıp yorumlayışım da bu yönde oldu. Annem de benim kadar Amazon’dur (Gülüyor). Tabii bunda babamın ben bebekken hayata veda edişi de etkili sanırım. Ben tamamen kadınlardan oluşan bir evde, erkek egemenliğinden uzak ve buna ihtiyaç duymadan ayakta kalınan bir ailede büyüdüm.

Annen gibi baban da seninle gurur duyuyordur eminim. Allah rahmet eylesin. 

Babam hayatta olmayışıyla da beni eğitti bu arada. Bana bıraktığı defterleri, notları vardır. Hayatta en gerçek kazancın erdem olduğunu, 4-5 yaşında o defterlerden okudum; bana öğüt listesi bırakmış. Anneannem de çok etkili oldu bu düşüncelerimin gelişmesinde. Bana ayakta kalmak, hayatta kalmak ne demek o öğretti. Kendi başına yetmeyi öğrenirsen ne erkek kadına, ne de kadın erkeğe muhtaç hissediyor. O zaman da evlilik ve çocuk sahibi olma anlayışın, aile içi yaşam felsefen, dinamiklerin değişiyor.

Şu an neler yapıyorsun? Bir günün nasıl geçiyor?

Şu anda tam zamanlı serbest çevirmen ve yazar olarak, şirin bir sahil kentinde -kent görünümlü kasaba diyoruz biz ona- yaşıyorum. Hayatı tam anlamıyla yaşıyorum da denebilir. Güne geç başlar geç bitiririm. Kendimle, evimle ve çevremdeki insanlarla ilgilenir, işlerimi planlayıp varsa çevirilerimi yaparım. Dışarı mutlaka çıkar, şehir içinde tanıdıklara uğrar, hayattan haberler alır, akşamlarımı da genelde evde geçiririm. Bazen dışarı çıktığımız oluyor ama çok seyrek. Bulabildiğim her vakitte de film ve dizi izlerim. Hatta bununla ilgili planlamalarım, takvimlerim, olmazsa olmazlarım var. Sitede de yazmıştım. Bol bol okur, yazar, notlar alır kesintisiz gözlem yaparım.

Altın günü görünümlü eğlencelerden bahsetmeyecek misin?

Kendimi kahkaha atmamak için zor tuttum, yok yok bıraktım, attım kocaman bir kahkaha! Altın günü ya da ev oturması denilen şey çocukluğumdan bildiğim, sevdiğim ama liseden itibaren büyük kentlerde maceralar yaşadığım için belki 30 yıldır uzak olduğum bir etkinlikti. Sinop’a dönünce bahsettiğim günlük rutin içinde, sadece arkadaşlarımla değil, onların çevresi, ailem, apartmanımızdaki komşular ve onların çevresi derken kocaman bir çevreye ulaştım. Benim gibi beyaz yakalı çevreden gelen biri için çok tuhaf bir durum ama ben hiç yadırgamadım. Sadece, ilk başta, onlara uyum sağlayamayacağımı düşündüm. Ne konuşacaktım? Nasıl davranacaktım? Beni yabancılarlar diye düşündüm. Ama hiç öyle olmadı.

Çeşit çeşit günlerimiz var şimdi. Örneğin altın günü. Evde yapılan, bol çaylı, börekli, kısırlı ve gıybetli. Bir de dışarıda yapılanı var. Kafelerde ve restoranlarda toplanıyoruz. Hele bir de ayda bir cumartesi gecesi sazlı sözlü olanı var.

Bahsettiği Cumartesi eğlencesinden bir ara konuşmuştuk da, Bodrum’dan Sinop’a taşınmaya kalkmıştım. Sonra vazgeçtim tabii.

Onlar da alıştılar mı senin bu aykırı durumuna?

Evet, alıştılar. Hatta onlar benden daha aykırı diyebilirim. Birbirimize anlatacak çok şeyimiz oluyor. Genelde sohbetlerimiz kadın, kadının kimliği, aile içindeki yeri, ne düşünüyoruz, toplumda neler oluyor, buna nasıl tepki veriyoruz, mücadele etmek için ne yapıyoruz ve birçok konuyu konuşuyoruz. Gıybet cabası…

Memleket meseleleri de konuşuluyor mu o ortamda?

Konuşulmaz mı hiç! Ben onlara dünyadan haberler getiren ayaklı gazeteyim, onlar da farklı bakış açılarını sunan ve tarif ettiğim “özgür kadın” kimliğini terk etmeden hayatın her alanında nasıl yer alabileceğimi gösteren insanlar. İnsan ilişkilerini yeniden tarif ettiğim anlar oluyor. İdare etmek, alttan almak, organize olmak kavramlarım yeniden şekillendi diyebilirim (Gülüyor). Benim kadın kimliği üzerinden tariflediğim ve onlara kısmen yabancı kısmen tanıdık olan yaşam modelini seviyorlar. Birbirimize çok şey öğretiyoruz ve birbirimizden besleniyoruz.

Yakın çevre, apartmandaki komşular, birçok konuyu “sen bilen insansın” diyerek bana getirir. Birlikte çözüm buluruz. Ben de birçok konuda onlara danışırım. Uzun zaman yalnız yaşamış olmamın getirdiği küçük-sıcak ilişkilerden uzak kalma durumunu tersine çevirmeme yardımcı oldular.

Arzu anlattıklarına baktığım zaman sanki o yoğun iş temposundan kaçmışsın ama kendine yine yoğun ama bu sefer çok keyifli bir hayat kurmuşsun gibi geldi bana. Haklı mıyım?

Haklısın. Kendimi ve yaşamımı yeniden tarif ettim. Yoğun beyaz yakalı iş hayatından kaçmak demek illa her şeyi bırakıp oturmak demek değil çünkü. Hatta şöyle bir karşılaştırma yapayım, ortalama bir ev kadını bir iş kadınından daha yoğundur.

Peki bir fikir olarak sorayım. New York’ta yaşadığına göre İngilizce seviyen çok iyidir. Sinop’ta kadınlara yönelik bir projede İngilizce kursu gibi bir şeyde yer almayı düşündün mü?

İşte en yakıcı soru… (Gülüyor) İnsanlar için bir şeyler yapmak tek istediğim şeydi. Ancak bunun kendime verdiğim bir söz ve göçebe kimliğimle çelişen bir yanı var ne yazık ki.

Nedir o?

Şöyle açıklayayım; ben İngilizce-Türkçe dil grubunda çevirmenim. Daha önce hem dil hem de başka alanlarda ilköğretim ve üniversitede dersler de verdim. Yani dil ve eğitim konusunda yetkin biriyim. Hatta şu anda burada birkaç çocuk öğrencim var. Bu derslerin düzenli oluşu, haftanın aynı günü aynı yerde bulunmak durumu benim göçebeliğim ve serbest yaşama dürtüme engel oluyor ne yazık ki. Bu nedenle haftanın bir ya da belki iki gününü ayırabiliyorum. Onda da çocuklara ağırlık verdim. Ama bir proje içinde kadınlara dil dersi vermek her zaman istediğim, yapabileceğim bir şey. Teklif gelirse neden olmasın? Belki kurumlar geniş kapsamlı projeleri içinde buna yer verirler. Daha önce birkaç görüşme yapmıştım, pek ses çıkmamıştı.

Böyle girişimler tek başına yürütmesi zor işler. Kurumların destek vermesi şart. Yoksa işin kendisi tam da yapmak isteyebileceğim bir şey. Yine de nasıl bir hayatı yaşadığım ve yaşamak istediğim düşünülürse, mekandan bağımsız işler daha bana göre.

Maalesef böyle durumlarda kurumlar insanların kendisini bulmasını istiyor. Belki de senin bir projeyle onlara gitmen gerek. Ancak anladığım kadarıyla sen hayatının bundan sonrasında Sinop’ta yaşayacağından da emin değilsin.

Evet, emin değilim demeyelim de her an her türlü hareketliliğe açık ve hazırım diyelim. Bu noktada, annemin beni tarif edişini buraya not düşeyim: “Arzu’nun yaşamak için tek ihtiyacı bir bilgisayar ve internet. Dünyanın herhangi bir yerinde varlığını sanki yeri hiç değişmiyormuş gibi sürdürebilir. Artık ona en uygun işi yapıyor, her an her yerde olabiliyor.” Böyle bir tariften sadece ben ve annem değil, herkes memnun biliyor musun? Çünkü birçok insanın hayalinde olup yapamadığı şeyi yapıyorum. İstediğim her şeyi üstelik bir mekana bağlı kalmadan yapabiliyorum. Okuyorum, geziyorum, öğreniyorum, çalışıp para kazanıyorum ve bunu bugün Sinop’ta yarın Ankara’da veya Prag’ta da sürdürebilirim.

Böyle bir durumda, kalıcı ya da mekana bağlı işleri yapmam demiyorum. Belki bahsettiğin “proje yapıp kurumlara götürme” meselesini, kendimi sabit kılmadan da yapabilirim. Yani illa işi yapan ben olmak zorunda değilim, benden bağımsız da yürüyebilecek bir düzen kurmak mümkün ki iş hayatım boyunca yaptığım şey de buydu.

Bir anda sırt çantanı alıp şehir şehir, ülke ülke gezebilecek bir havan var. Böyle bir hayalin ya da isteğin var mı?

Bir göçebe için bu, hayal değil de yaşam felsefesi oluyor. Ben kendim ve herkes için alıp çantanı aklın esince herhangi bir yerde olabilmeyi seviyorum ve bugünkü düzenimin de buna göre şekillendirilmesinin sebebi bu. Çok gezdim diyemem, elimden geldiğince fazla plan yapmadan yurt içinde gezmeye çalışıyorum. Özellikle bahar ve yaz aylarında. İki yazdır annemle yurt içinde ortalama 45 gün süren gezmelere çıkıyoruz. O gelmek istemezse ben gidiyorum. Birkaç gün, değişik yerlerde dolaşıp dönüyorum. Yurt dışına da gitmek istiyorum, plansız ve gezgin gibi. Bundan sonraki planlarım arasında.

Arzu’yu İnterrail Türkiye’nin Facebook sayfasına üye yapmak benim için farz oldu. Belki giderken beni de birkaç ülkeye götürür, nasiplenirim.

Ozan’ın kuzeni olduğunu biliyoruz ama gelişin hepimiz için ani oldu. Nasıl dahil oldun ekibimize?

Aslında Ozan babamın kuzeni. Yaş farkı büyük dedeler zamanından geliyor. Yani aile ağacında Ozan ve ben paralel çizgide değiliz, ama genetik sağolsun zihinler paralel, yazılarımıza bakınız göreceksiniz. Ben Ozan’ın sitedeki yazılarını ilgiyle takip ediyor ve severek paylaşıyordum. Sosyal medyada da romanımın yayınlanmasından sonra bloguma bağlı bir sayfa açmıştım. Orada birçok konunun yanında, dizilerle ilgili bazen laf atma dediğimiz türden mesajlar yayınlıyordum. Geçenlerde, Tehlikeli Karım dizisiyle Gone Girl filmi arasında benzerlik üzerine kısa bir yazı paylaşınca, Ozan “Burada ortam çok güzel gelsene.” dedi. Şaka şaka. “Neden sen de bizimle yazmayasın?” dedi. Sonrası çorap söküğü… Ayça’yla konuştuk, bir baktım ekipteyim.

İyi ki de geldin.

Teşekkür ederim. Çok memnunum ekipte oluşuma. Ekiple sohbetlerimiz ayrı bir konu. Genç ve dinamik bir dünyadayım, beni mutlu ediyor ve gözlem alanım da genişliyor bu sayede.

Yazar ekibimiz için ne diyorsun? Beklediğin gibi çıktı mı?

Çok genç ve hevesli bir yazar ekibiyle karşılaştım. Kendimi yaşlı bulmuyorum hatta ekiptekiler inanamıyor benim kırk küsur yaşımda olduğuma, kendimi onlara çok yakın buluyorum. Öte yandan, yeni nesil anlayışıyla bir arada olmak, onların ilgi alanlarını, düşüncelerini paylaşmak da çok eğlenceli. Dizi dünyası özelinde de ekip daha önce hiç düşünmediğim pencerelerden bakıyor, bilmediğim alanlara dokunuyor. Örneğin anime dünyasına tamamen uzağım. Benim bildiğim tek anime Şeker Kız Candy’ydi. (Gülüyor)

Ben de senin kırk yaşının üzerinde olduğuna inanmakta zorlandım aslında. Sonra anladım ki iş Ozan’ın sülalesinden gelmekteymiş. İkinizin de insan ilişkileri çok sağlam. Genelde ekibimize katılan genç arkadaşlar ilk etapta biraz çekingen olurlar ama Ozan ve sen böyle gelmediniz ve adaptasyonunuz hızlı oldu.

Bizim ailede genetik ve gelenek böyle sanırım. Bizim anlayışımıza sahip akrabalarımız çoktur. Ozan da yazar benim gibi, babası da. Babam da şiir yazarmış. Yazmak, insanı ilişkiler bazında çok geliştiren bir durum. Tersinden, insan ilişkileri ve dünya algısı gelişkin insan da düşüncelerini aktarabiliyor, iyi yazabiliyor.

Bu belki de görmüş geçirmiş olmanın verdiği bir durum.

Ozan da ben de kurumsal iş yaşamından geliyoruz. Aynı şeyleri yaşamasak da yakın yollardan geçtik sanırım. Hayatı direnerek öğrendik bir yandan da. Evet, görmüş geçirmişlik bunda etken.

Çok okurum ve dizi izlerim dedin neler izliyorsun?

Küçük yaşlardan beri sağlam bir okurum. Aynı zamanda sağlam bir izleyiciyim. Sokakta oyun oynayan bir çocuk olmadım hiç. Bulduğunu okuyan, o zamanın tek kanallı siyah beyaz televizyonunda her türden yayını izleyen bir çocuktum. Dizi kültürüm Bonanza kadar eskiye dayanır. Bu Bonanza esprisi benim dönemimde yaşı ortaya çıkaran turnusol kağıdıydı. Türkiye’de televizyonda yayınlanan dizilerin en eskilerindendir. Çocukluğumdan itibaren polisiye en özel ve birinci ilgi alanımdır.

Romanım da polisiye zaten. Biraz bu nedenle, biraz çevirmen olduğumdan konularımla ilgili polisiye, suç, olay yeri inceleme, tıp ve hukuk konularında her türden film ve diziyi izlerim. Ama bazen kötü örnekler oluyor, onları izlemeyi sürdüremiyorum. Genel olarak CSI ve NCIS serisi, Sherlock, bitenlerden Bones, The Mentalist, Medium, The Good Wife, en sevdiklerim. Şimdilerde House of Cards, How to Get Away With Murder, Tin Star, bilimkurgu dünyasından Agents of SHIELD gibi asla kaçırmadıklarım var. Sitedeki ilk yazımda bunların listesini vermiştim.

Bunun dışında iş yoğunluğumdan sıraya aldığım ama henüz sezonlarının tamamını izleyemediklerim de var. Stranger Things, Black Mirror bunlardan ikisi.

Romanına gelelim. Nasıl geldi aklına bu fikir ve yazarken nasıl bir süreç geçirdin?

Başta bir yerde New York’ta yaşadığım ruhsal sıkışıklıktan bahsetmiştim. İşte tam o sırada, yazdıklarım kısa polisiye hikayelerdi. Editör bir arkadaşım, anlatacak çok şeyin var senin, roman yazsana dedi. Önce yapabileceğimi düşünmedim çünkü roman yazmak için önce başka bir çok şey yazmak gerekir, üstelik sırf anlatacak şeyin var diye roman yazılmaz diyordum. Sonra aklımdaki düşünceleri küçük not kağıtlarına slogan gibi yazıp duvarıma tutturmaya başladım. Karakter önemliydi. Karakterimi -seri katil-kadın- yaratmak için önce fiziksel olarak onu tarifledim, zihnimde oluşturup ona bir kimlik kazandırdım. Nasıl yaşar, nasıl davranır, nerelere gider gibi. Orada bir süre bunları düşünerek gezindim. Sonra karakterimin benim gibi başka bir ülkeden gelen, Amerika’daki yaşama sıkışmış bir insan olduğunu anladım. Şimdi düşününce, kendi içimden birini çıkarıp canlandırmışım. Tabii romanı okuyanlar bunu duyunca korkabilir, kadın bir katile dönüşüyor nihayetinde. Batı’da özellikle ABD’de seri katil kavramı ile “Türkiye’den seri katil çıkar mı?” sorusu o zamanlarda da tartışılan konulardı. Toplumsal ve kültürel yapının farklılığı bunda bir etken. ABD’deki cinayet profili, gerekçeler ve sonuçlar ile Türkiye gibi ülkelerde olanlar çok farklı. Bunu incelemeye başladım önce. Sonra iddiamı ortaya koydum. Sıradan bir insan -seri katil ya da katil profillerinde iddia edilenin aksine, büyük travmalar ve kişilik bozukluklarından gelmeyen sıradan bir insan- içinde bulunduğu toplumda geçirdiği değişimle bir seri katile dönüşebilir mi? Amerika’da yabancı olmak ile Amerika’ya yabancı olmak arasındaki farkı, bireyin yaşadığı sıkışma halini ve bunun cinayete evrilme sürecini kendimce anlatmaya çalıştım. Bu biraz da içimi dökme haliydi. Öfkemi kusma hali. İçimde çok öfke biriktirmişim, bunu bugünden bakarak rahatlıkla söyleyebilirim.

Romanı yazarken geçirdiğim süreç, konuyu bulma kısmından sonrası çok eğlenceliydi bir yandan. Romanım gerçekçi. Bu iddia uğruna birçok detayı yerinde görmek, incelemek, bazı şeyleri denemek gerekti, cinayetleri değil tabii. (Gülüyor.)

Arzu neler yaşadın sen Amerika’da ki içinde böyle bir öfke birikti?

Öfke Amerika’dan kaynaklanmıyordu. Romana yansıyan öfke, bireyin yalnızlaşması, yabancılaşması ve kendini anlama sürecinin bir sonucu olarak öfke. Diğer bir deyişle, içindeki Arzu ve dışarıda yaşayan Arzu çelişiyor. Bunu çözemediğin sürece öfken artıyor. Hem kendine hem dışarıya karşı.

Peki sen bu romanı yazdıktan sonra kendini anlayabildin mi?

Romanı yazıp bitirince ilk ne düşüneceğimi, hissedeceğimi bilemedim. Bir iş tanımlamış ve bunu başarmış gibiydim. Beyaz yakalılıktan gelme bir deformasyon bu. Görevimi yaptım, gibi. Ben de ilk önce “Bu roman görevini tamamladı, içimi döktüm rahatladım” dedim. Tabii bu arada roman birkaç girişimim dışında 2016’ya kadar basılmadı. Arada geçen süreç benim dönüşüm sürecim oldu. Hem romanı bitirince hem de ardından New York’tan dönünce başladı her şey. Roman kendimi çözmem gerektiğinin işaretiydi. Bir yola çıkmama neden oldu diyelim.

Aslında kendimi tanımak adına çok iyi bir ders aldığımı söyleyebilirim. Şöyle ki; romanım bitince hemen basılamadı, ben de çok üstüne gitmedim. 10 yıl sonra basıldığında, anladım ki olay kitabın basılması, satması, tanınmam değil. Zaten Arzu da hayatı böyle hedeflerle yaşamıyor. Beni tanımaları değil ama düşüncelerimi birilerinin okuyor olması çok daha önemli. Gerçekten o roman bana böyle bir işi başarabileceğimi gösterdi. Bu anlamda çok değerli.

Yazdığın ya da yazmayı düşündüğün başka hikayelerin var mı?

Elimde üç tane kurgu var. Biri ilk romanın devamı olabilir. Henüz emin olamadığım için bekletiyorum bu konuyu. Diğeri ise tam yerli dizi tadında yine bir polisiye kurgusu. Taslaklar hazır, kurgu ve karakterler üzerinde çalışıyorum bu aralar. Üçüncüsü ise tamamen bu alanın dışından. Blogumda ve sosyal medya sayfamda zaman zaman yazdığım, insana ve başta bahsettiğimiz yaşam modellerine yönelik roman olmayan bir çalışma var elimde. “Yaşam El Kitabı” gibi bir şey. Fazla detay vermeyeyim. Üzerinde çalışmaya yeni başladım. Henüz bir model inşa etmediğim için fazla bilgi de veremiyorum.

Şu an için kendine koyduğun bir yaşam hedefin var mı?

Kesin hedeflerim yok. Arada belirttim, her an her değişikliğe hazır, esnek programla yaşayan biriyim. Bu nedenle hedefimi “dünyayı anlamayı ve anlatmayı sürdürmek, bolca deneyim kazanacak şekilde gezerek yaşamak” diye adlandırabilirim.

Bu yüzden “-ceğim/cağım” hedeflerim yok. Carl Sagan’ın tarifiyle evrendeki küçük mavi nokta olan Dünya’yı fiziksel ve düşünsel anlamda sürekli biçimde keşfetmek istiyorum. Buna giden yollardan seçip seçip deniyorum.

Bunu zaten yapıyorsun bence.

Arzu, biraz ülke gündeminden konuşalım istiyorum. Bildiğin gibi önümüzde bir seçim var ve ortalık karışmış durumda. İttifaklar, ani gelen bir erken seçim atağı vs. Ne düşünüyorsun bu konuda?

Çok geniş bir konu olmakla birlikte, şu an yaşadığımız süreç uzun zaman önce başlayan büyük bir sürüklenmenin ürünü ve sonucu. Hem her alanda toplumsal bir çözülüş yaşıyoruz, hem de uluslararası gelişmelerden de kendimizi sıyıramayacağımız için, dünyanın geçirdiği çözülüşten etkileniyoruz. Daha doğrusu, son dönemde artan oranda, dünyanın çözülüşüne bir direnç oluşturamıyoruz ve büyüyen kartopunun parçası olarak çığ altında kalmak üzereyiz. Böyle söyleyince çok karamsar geliyor olabilir. Ama ben karamsar değilim. Çünkü salt bizim başımıza gelen bir durum değil.

Hemen net bir şekilde sorayım; seçimde iktidarın değişeceğini düşünüyor musun?

Erken seçimin iktidarın ani kararıyla ortaya çıkışı bir şeylerin işareti ama bunu doğru okumak gerekiyor. Bir yandan, sonraki genel seçimi kaybedeceğini düşünen iktidar, “Bir an önce ne olacaksa olsun da bari kriz benim üzerime kalmasın.” demiş olabilir. Bu, iktidar penceresinden bakınca oldukça yerinde bir karar. Çünkü seçimi kim alır, iktidar değişir mi sorusundan önce, garanti görülen durum, yaklaşan ekonomik kriz. Şu an kim iktidar olursa olsun, bu kriz ülkemizi çok kötü biçimde etkileyecek. Önceki krizlerden de çok farklı. Bu kez kamunun kendisi dağılıyor. Bu krize yakalanan bir iktidar mecburen erken seçime giderdi. O seçimde de kesin kaybederdi diye düşünüyorum. Ama şimdi, iktidarın bu seçimde bir şekilde yeniden yapılanma ihtimali de var. Bunu taraf olarak değil, analiz olarak söylüyorum. Çünkü özünde şunu biliyor ve böyle düşünüyorum: Bu ülkede seçimle işbaşına gelen iktidarların sermayeden onayı olmadan iş başarması mümkün değil, kaldı ki bu durum dünyada da böyle. O yüzden seçimle değişecek iktidardan çok medet ummuyorum. Yine de bu seçim, şu ana kadarki ittifak ve gelişmeleriyle ilginç sonuçlar doğuracak. Bugün CHP ve İyi Parti ittifaklarını açıkladı. Bir yandan demokrasi adına güzel bir gelişme olarak görülürken, bir yandan buradan çıkabilecek bir iktidardan neler umabileceğimiz de muallakta. Sonuç olarak, iktidarın bu seçimde değişebileceğini düşünüyorum ancak bu değişimin ülkemize olumlu etkilerini görmemiz için iktidar değişiminden çok daha fazlasına ihtiyacımız var.

Bir örnek vereyim; ben nükleer santral yapılması planlanan bir kentte yaşıyorum ve seçim sonrası iktidarın değişmesinin, bu nükleer santral kararında hiçbir değişiklik yaratacağını düşünmüyorum. Aynı şekilde, çalışanların kıdem tazminatlarının devlete ihale edilmesi ve çalışan haklarının sürekli törpülenmesi meselesi de iktidar değişikliğiyle son bulmayacak. Ancak şu an yaşadığımız “gittikçe gericileşen yaşam” ortamını rahatlatabilir, birçok yanlış karardan da dönülebilir. Bunu zaman gösterecek.

Peki iktidar değişmezse ekonomik krizde neler yaşarız?

İktidar değişsin değişmesin bu kriz kapıda. Ekonomik krizler genelde sıcak paranın yerinin ve ekonomide gücü elinde tutanın yeniden tarif edildiği anlardır. Bu kez kamu kuruluşları, bankalar ve onlardan borçlanan kesimler, özel sektör zor durumda. Halk her zaman zor durumda o ayrı mesele. Bu kriz, kartların yeniden karılmasını sağlar. Son dönemde adını yine duymaya başladığımız IMF ile kardeşliğimiz yeniden başlar belki. Özele yıkılan borçlanma yeniden devlete kaydırılır. Bu kadar kesin değil tabii. Ama benim hissettiğim bu diyelim.

Her krizde şu öneri yapılır: Borçlanmadan kaçınalım, büyük planlar yapmayalım, ayağımızı yorganımıza göre uzatıp biraz bekleyelim. Bu krizde de böyle önlemler gerekecek. Gerçi tüketim alışkanlıklarımız üstüne düşünmek için kriz beklemeye gerek yok. Hayatı daha anlamlı yaşamak için bu konunun üstüne gitmek lazım.

Peki çok kısa bir süre sonra gerçekleşecek seçimler öncesinde siyasi açıdan neler yaşarız sence? Savaş baltaları zaten çekilmişti partiler arasında bu durum nasıl sonuçlanır?

Bu durum her seçim öncesinde yaşanır, bu kez çok hızlı oldu yalnızca. Önceden bir yıla yakın süre bu konular konuşulurdu, ikna turları, halkın tepkisi, kararlar, alınan kararların değişimi gibi birçok karmaşık ve akıl karıştırıcı süreç yaşanırdı. Şimdi tüm bunlar için bir ay gibi bir vakit var. Manzara şöyle, mevcut iktidar da dahil kimse kendi başına bir iktidarı almak istemiyor, zaten görünen o ki alabileceğini de düşünmüyor. En hızlı şekilde taraflaşıp yalnız kalmadan ittifakını oluşturup gardını almaya bakıyor.

Sonuçta sandıktan çıkacak şey, ya revize edilmiş bir meclis olur, mevcut iktidar yapısal değişikliklerle bir dönem daha yürütür, ya da iktidar el değiştirir ama tek başına bir partinin değil yine bir koalisyonun ürünü olur. Her durumda bizi sıkıntılı bir süreç bekliyor seçim sonrasında.

Partiler nasıl bir cumhurbaşkanı adayıyla seçmen karşısına çıkarsa şansları daha yüksek olur?

Çok zor bir soru. Çünkü vereceğim ciddi bir cevabım yok. Neden? Son değişikliklerle oldukça geniş yetkilerle donatılan bir cumhurbaşkanından söz ediyoruz. Gerçi bunlar, verildiği gibi geri alınabilir yetkiler. Yaşadığım ülkeyi temsil edecek bir cumhurbaşkanı olsun, entelektüel birikimi olsun ki böyle bir gündemde alınan kararlara müdahale edebilsin, yetkin olsun, ileri görüşlü olsun. Böyle bir aday olsa ülke için hayırlı olurdu. Ama böyle bir adayı bu seçimde bu ülke oylar da kabul eder mi tartışılır. Nihayetinde insana “Şu anki öyle değil mi?” diye sorarlar. Bu yorumumu yayınlasak mı yayınlamasak mı bilemedim? (Gülüyor). Başıma bir şey gelmeyecekse, önce partilerin, bir cumhurbaşkanından ne beklediklerini ve ne beklememiz gerektiğini doğru tarif ederek açıklamaları ve buna uygun insanı ortaya koymaları gerekiyor. Böyle bir aday henüz göremiyorum. Zaman ne gösterecek bakalım.

Aslında bu son soruyu şöyle cevaplamam daha iyi olurdu: toplumumuzun geldiği son noktayı doğru analiz edebilen ve buna uygun adayı çıkaran parti başarılı olur. Bugün geldiğimiz noktada Türkiye’de halkın nitelikli, entelektüel bir aday gibi genel bir tanımın içini dolduran kişiyi seçeceğinden şüpheliyim. “Sizi krizden çıkarırım, dünyayı da fethederiz.” diyen bir aday rahatlıkla kazanır. Acı ama gerçek bu.

Ben bu yorumlardan çok çekinmiyorum açıkçası. Çevremdeki herkes de bilir mevcut cumhurbaşkanından memnun olmadığımı. Ancak karşısına gerçekten halka hitap edebilecek bir aday bulunması lazım ki güvenip oy verebilelim. Yoksa bir önceki cumhurbaşkanı seçiminde olduğu gibi insanlar sırf birisi kazanmasın diye diğerine oy verecek ve bu da yeterli olmayacak bence.

Siyaseti bir köşeye bırakarak bizim yeni heyecanımıza gelmek istiyorum. Post-it isimli bir podcast kanalımız var artık ve birkaç yayınımız yayınlandı bile. Bu yayınları dinleme şansın oldu mu? Dinlediysen ne düşünüyorsun?

Ekibe katıldığım sırada ilk podcast hazırlığı yapılıyordu. Yayınlanır yayınlanmaz dinledim, çok hoşuma gitti. Hem konuşulanlar, hem bu konuların konuşulması ve birdizihaber ekibinin yazılı olduğu kadar sözlü çalışmaya da geçmesi güzel. Özellikle yazılarımın ilgi alanına giren yerli dizi podcastinde olabilmeyi çok istemiştim. Bundan sonraki podcastlerde yer almak istiyorum. Özellikle yerli dizi konusunda Fazilet Hanım hakkında söyleyeceklerim var çünkü. (Gülüyor)

Değerli yorumun için çok teşekkür ederim. 

Arzucum, bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim. Okurlarımıza ve dinleyicilerimize söylemek istediğin başka bir şey varsa buyur.

Son olarak okurlarımıza ve dizi izleyicisine “bol bol izleyin, ama bol bol okuyun da. Çünkü böylece hem dilimiz gelişiyor hem aklımız” demek istiyorum. Söyleyen çok güzel söylemiş “başkalarının hayatını merak ediyorsanız roman okuyunuz” Ben buna “dizi izleyiniz” ekini yapmak istiyorum.

İyi ki aramıza katıldın. Bunun için Ozan’a da bir teşekkür borçluyuz sanırım.

Ben de çok teşekkür ediyorum. Ekibin parçası olduğum için çok mutluyum. Ozan’a ben de borçlandım.

Bora Yıldırım

1986 yılında İstanbul'da doğdum. 2008 yılından beri Bodrum'da yaşıyorum. Gezmeyi ve kitap okumayı severim. Çok konuşur, çok gülerim. Vakit buldukça yazarlığa kabul edilme sebebim olan yerli dizileri izlemeye çalışıyorum. Yabancı dizileri izledikçe yerli dizilerin geldiği noktaya üzülsem de bir gün eskisi gibi tadı ağızda kalan dizilerin televizyonlarda daha çok yer bulacağına inanıyorum.

Önceki Yazı

Yerli Dizi Seçme Rehberi: Sen Hangisisin?

Sonraki Yazı

Sense8 Final Tarihi Açıklandı!