The Handmaid’s Tale | 2. Sezon | 1. ve 2. Bölüm İncelemesi

Kazandığı birçok ödülle 2017 yılına damga vuran The Handmaid’s Tale, ilk bölümünün yayınlanmasından tam bir yıl sonra 2. sezonuyla sonunda döndü. Westworld ile beraber bu sezon en çok beklediğim dizi olmasından dolayı her iki bölümünü de çıkar çıkmaz izledim. Hem ilk sezonun sonu hem de dizinin aldığı ödüller beni yeni sezon için heyecanlandırmaya yetmişti. İzlediğim iki bölümden sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki bütün heyecanıma değmiş. The Handmaid’s Tale 2. sezonuna mükemmel bir başlangıç yapmış.

Bölüme “June nereye gidiyor?” sorusuyla başladım. Bu sorumun cevabı gerilim dolu sahnelerle cevaplandırıldı, June ve diğer damızlık kızlar Janine’i taşlamayı reddettiği için idama götürülüyordu. Bu sahnede çalan şarkı da izleyiciye gerilim aşılamakta oldukça başarılıydı. Elbette June için idamın söz konusu olmadığını biliyordum hamile olduğu için ama yüzündeki korku ve gözyaşları beni germedi desem yalan olur. Tabii sonra Lydia Hanım geldi ve bu olayın sadece gözdağı olduğunu gördük. Lydia Hanım… İlk bölümden ölmediği için sezonu komple bir hayal kırıklığı olarak sayabiliriz. Şaka bir yana, bu kadın rolünü öyle güzel oynuyor ki biz izleyiciler de ona en içten nefretimizi besleyebiliyoruz, teşekkürler Lydia Hanım’ı oynayan teyze. İdam sahnesinden sonraki ceza sahnesindeyse bölümün en etkileyici konuşmasını dinledik. Lydia Hanım, özgürlüğün tek çeşit olmadığından bahsetti. Gilead’dan önce insanların bireysel özgürlüğü varken Gilead’ın inanç özgürlüğünü getirdiğinden hatta bunun Tanrı’nın nimeti olduğundan bahsetti. Bu tüyler ürpertici, aslında oradaki kızların hepsiyle dalga geçtiğini kendisi de biliyordu. İnanç özgürlüğü diyor ama ortada özgürlük diye bir şey yok çünkü herkes aynı inanca sahip olmalı.

Alışık olduğumuz sinematografik çekimleri yeni sezonda da görmeye devam ediyoruz. Özellikle ilk bölümde sayamadığım kadar çoktu, bu durum izleme zevkini çok üst seviyelere çıkarıyor.

June bu iki bölümde önceki sezonlara göre çok daha soğukkanlıydı. Hamile olmanın onu dokunulmaz kılacağını bildiği için bu şekilde davranabiliyor ama dokunulmazlığının bir sınırının olduğunu da biliyor. Onun bu tutumunu Lydia Hanım “İsyankarsın ama risk almıyorsun.” cümlesiyle çok güzel açıkladı. Hatta kezzap içip karnındaki çocuğa zarar veren damızlık kızla tanıştırarak kontrolün hala kendisinde olduğunu da açık açık belirtti. Buna rağmen bölüm sonunda gördük ki June risk almaktan hiç çekinmiyormuş. Serena’nın, çocuğuna ulaşabileceğini bile bile doktorun verdiği anahtarı alıp kaçabildi. Doktora bu kadar kolay güvenmesi de bana garip geldi çünkü kolaylıkla bir tuzağa düşebilirdi. Kaçışı sırasında sezonun ilk fragmanında gördüğümüz el feneri sahnesini izledik ve fragmanda bile etkileyici gelmişken bölüm içinde gözümü kırpmadan, kalbim hızla atarken izledim.

Bu bölümde alışık olduğumuz flashbackleri de bolca gördük. Bu sahnelerin başlangıcında “Biz bunları niye izliyoruz, ne alaka?” triplerine girmiştim ama ilerledikçe izlediklerimizin olayların ilk çıktığı zamanlar olduğunu gördüm. Beyaz Saray bombalanmış, başkanın nerede olduğunu bilinmiyor ve bütün halk endişe içinde. Yani eski hayattan yeni hayata, Gilead’a geçiş başlıyor.

Ayrıca bu flashback sahnelerinin bir tanesinde June, kızının hastalığından dolayı hastaneye geliyor. Burada sosyal hizmet uzmanı olduğunu düşündüğüm bir kadınla görüşüyor ve bu uzman June çalıştığından dolayı çocuğunu ihmal ettiğini belirtiyor, hatta onu eleştiriyor. İyi bir annenin çalışmayıp evde çocuğuyla ilgilenmesi gerektiği ima ediliyor. Bu da az önce bahsettiğim geçişi destekliyor.

İlk bölümün sonunda June, etkileyici bir şarkı eşliğinde kıyafetlerinden ve sol kulağındaki damızlık kız damgasından kurtuldu, macerasına özgür olarak devam edecek gibi görünüyor artık. Bunun biraz erken olduğunu düşünmeden edemiyorum. İlk sezon çok yavaş başlamış ve 6-7. bölümlerde hareketlenmişti. Bu sezondaysa daha ilk bölümden hızlı, aksiyonlu bir başlangıç gördük.

İkinci bölüme yine June ile başladık, daha doğrusu onun özgürlüğün ne olduğunu sorgulamasıyla. Kaçmıştı ama tam olarak özgür olamayacağı belliydi ve bunu kendisi de biliyordu. İç konuşmasında “Duvarlara alıştık.” demesi ve damızlık kız olarak rutinini hatırlaması çok acıklıydı ama durumu daha dramatik yapan önündeki özgürlüğün pek iç açıcı olmaması. Fabrika gibi bir yerde tek başına kalmak elbette ki kimsenin özgürlük hayali değildir. Özellikle de aranıyorsanız ve polis sirenleri sık sık duyuluyorsa. Polis sirenleri sustuğunda da bu kez sessizliğin onu korkuttuğunu gözümüze gözümüze soktular.

Bu bölümde ilk kez daha önce izlemediğimiz bir şeyi izledik, farklı bir karakterin arka hikayesini. Hem de uzun uzun. Emily, bir polis memurunu arabayla ezen eşcinsel damızlık. June için direnişin ilk kıvılcımlarını yakan kişi. Şimdilerde suçlarından dolayı bol radyasyonlu bir bölgede köle gibi çalıştırılıyor ama önceki hayatında bir öğretim görevlisiymiş. Bu bölümdeki flashback sahneleri de önceki bölümle aynı zamanda geçiyor. Geçişin başladığı, insanların yavaştan kaçmaya çalıştığı dönemde yani. Önceki bölümde çalışan kadın için yapılan iğneleme bu bölümde cinsel seçimler üzerinden yapılıyor. Eşcinsel evlilik geçersiz sayılıyor ve bir anne çocuğundan ayrılmak zorunda kalıyor. Bu olayda çarpıcı nokta Emily’ye sorulan “Bebek senin yumurtandan mı?” sorusu. Elbette Emily doğurgan kadınların arandığını bilmiyor, evet diyerek aslında kendini çok büyük bir tehlikeye atıyor ve eşiyle çocuğuyla beraber ülkeden ayrılamıyor. Senaristler bunu neden yaptı bilmiyorum ama arka hikayesini vermek için seçilebilecek en doğru karakteri seçmişler. Emily’yi daha iyi tanımamız gelecek bölümlerde June ile onun yolunun yeniden kesişmesi demek olabilir.

June özgürce hapsolduğu(?) yerde sıkıntıdan patlamış durumda ve keşfe çıkıyor. Burada çalışmış olan insanların eşyalarına bakarken hissettiği duyguyu öyle güzel vermiş ki ben de karakter kadar etkilendim. Bulduğu eşyaların birinin Friends cd’si olması ve bir bölümünü izlemesi ise yüzümü güldürdü. Daha sonra bu eşyalarını bulduğu insanların burada katledildiğini öğrenmesi bölümün en etkileyici sahnesiydi şüphesiz. Aslında bu durum, Nick gelince buranın bir mezbaha olduğunu söyleyerek kaçmayı istemesine sebep oldu ve June’u ilk kez tam anlamıyla gözü dönmüş olarak izlemiş olduk ama maalesef kaçmaması gerektiğinin farkında. Bu yüzden durumu kendisi için biraz da olsa iyileştirmek amacıyla katledilmiş insanların eşyalarından bir anma köşesi yaptı ve böylece etkileyici bir görüntüyle bölümü bitirmiş olduk.

 

Salih Çiftçi

Çizgi roman, dizi, basketbol, oyun.

Önceki Yazı

Killing Eve | İlk Bölümü İzledim Yorumluyorum

Sonraki Yazı

The 100 | Yeni Sezon Nasıl Başladı? 5. Sezon 1. Bölüm İnceleme