Kendi Dizinin Kahramanı Ol: Polisiye Dizi Nasıl İzlenir?

Kurgu bu ya, şu meşhur polisiye-suç dizilerinden birinde oynama fırsatı bulmuşsunuz, artık siz seçin; kağıttan silah, sudan zehir, havadan nem yapmakta MacGyver‘la yarışan gençlik dizisi Scorpions mı istersiniz yoksa UFO’lara karışıp X-Files’ın içinde mi kaybolalım? Yok, ben olay yeri detaylarıyla kaybolacağım diyorsanız sizi CSI:Miaminin emektarlarından H’in (Horatio) yanına alalım. Kendisi hep profilden konuşur, sorgu odasında ya da cesedin başında onu cepheden gören olmadı. Biraz daha heyecan arıyorsanız Criminal Minds ekibinin yanına da geçebilirsiniz. Sinir bozucu elemeyi geçebilirseniz House ama geçemezseniz The Good Doctor da da heyecan yüksek. Seçtiniz mi? O zaman haydi yola çıkalım. Ben diyeyim New York, siz deyin Los Angeles veya Miami. Londra olması düşük ihtimal, çünkü orası kraliçenin mekânı, nitelikli suç işlemeyecekseniz Sherlock Holmes’ü veya MI6’yı meşgul etmeyin. Kraliçe demişken, yeni James Bond 2019’da geliyormuş duydunuz mu? Daniel Craig bizi discoya götür!

Kahramanım Benim!

Senaryo bir spinoff (dizi sitelerinde gezindiğinize göre bu jargona alışkınsınız. Değilseniz hemen bir yerlerden öğrenin. Tek bildiğiniz winter is coming olmasın.) O da ne? Ekipte Gerard Butler, Jeremy Renner ve Tim Roth var! O lâ lâ! Bunlar bir araya geldi mi ortalık toz duman olur, tansiyon yükselir, ben diyeyim. Size de fena bir rol yazmışlar, kötü mü kötü bir karaktersiniz, hani böyle anca eldivenle sevilir cinsten. Ajanın da kötüsü var ama karşınızdakiler highly decorated (ve bazı çevirmenler bunu nasıl çeviriyor tahmin edin. Yüksek dekorlu değil o canıms üstün başarıları olan ve madalyalar almış demek!). Bana Tim Roth kötülük yapıyor dedirtemezsiniz! Yoksa siz hâlâ Lie To Me ve Tin Star‘ı izlemediniz mi?

Ne diyorduk? Senaryoya çok da itiraz etmeyin. Yoksa 911’i aramak zorunda kalacağım. Bana “what is your emergency” diyecekler. Umarım çevirmenler bunu da “aciliyetiniz nedir?” diye çevirmezler… En yakın birimler hemen olay yerine intikal edecek. Utanmadan destek de çağırırım. Şimdi, mızmızlanmayı kesin ve hazırlıklarınızı tamamlayın. Ready, guys? I’m gonna back you up! (Yani siz çıkın, ben hemen arkanızdayım.)

Görevin Jim’cim, tabii kabul etmezsen zümzüğü yersin, kuyumcu ya da market soyacaksın. Yeterince havalı değilse mücevher mağazası veya büyük bir bankanın Manhattan şubesinin devirden önceki kasası diyelim. İçeride birkaç milyon dolar vardır bence. Ne yani? Darphaneye girip çil çil çeyrek altın mı basalım! Profesör müyüm ben? Bununla yetinin.

Ben de buradan size çeşitli yönlendirmeler yapıp yakalanmadan bu işten sıyrılarak sabaha kan ter içinde kalmadan uyanmanızı sağlayacağım (böyle kurgu anca rüyada olur gibisinden). Ben kim miyim? Profesör olmadığımı biliyorsunuz. Kendimi daha çok The Blacklist’in Elizabeth Keen’i ya da Bones’un Dr.Temperance Brennan’ı gibi görüyorum. Bu ablalar kaç kez kanunlara karşı geldiler. Haklıyken haksız durumda kendilerini temize çıkarmak için türlü taklalar attılar. Çevirmen olduğum için diğer karakterlerden duyacağınız ve kulağınıza tanıdık gelen o replikleri anlayıp nasıl yanıt vereceğiniz konusunda da simultane yardım edeceğim. Hazırsanız, başlıyoruz.

Ne diyorlar, ne anlamalıyız?

Put your hands up: Bunu, şanslıysanız soygunu yapacağınız yerdeki kişiye söyleyebilirsiniz. Şanssızsanız tam kaçarken elinde muhtemelen bir Magnum ya da Glock tutan karakterimizden ilk duyacağınız şey budur. Kaldır ellerini! Arka kapıyı deneyin. Aklınızı kullanırsanız, elinizde silahla içeri dalıp “doldur şu torbayı” demek yerine çetrefelli bir planla tereyağından kıl çeker gibi bir soygun da yapabilirsiniz. Ufak Tefek Cinayetler’deki Merve’ye bakın? Atmadığı takla yok. Merve meşgulse White Collar’dan Neal Caffrey ile birkaç gün geçirirseniz dolabın âlâsını öğrenebilirsiniz. “O iş sizde

Clear!: Her soygunun vazgeçilmezi duffle bag‘le (uzun yuvarlak spor çanta görünümündeki standart soygun çantası) birlikte kaçıyorsunuz. Havadan nem kapan ekibimiz elinde silah, evinize ve işyerinize dalıp odaları karış karış arayacak. Kimi şöyle bir göz atacak, kimi o ellerinizle derlediğiniz dolapların içindeki t-shirtleri, çorapları etrafa saçacak. Banyoda kesin bir duş perdesi var, salonda veya odalarda kapalı kapılar, Amerikan kilidi (tokmak şeklinde) açarken gergin bir müzik eşliğinde olabilir, tam bir sessizlikle olabilir, sizi bulamamışlarsa hepsi sırayla baştaki gibi bağıracak. Temiz işte, temiz! Kimseler yok, kaçtı elimizden namızsız…

He’s on the run / He’s at large: (Koşuya çıkmadınız, geniş falan da değilsiniz. O tamamen çevirenin işgüzarlığı.) Fersah fersah uzağa kaçtığınızı hemen anlayıp hakkınızda ileri geri konuşacaklar. Kaçak diyecekler size, garajdaki arabayı almış, yol kenarında bırakmış, bir sedan ayarlamıştır diyecekler. Tamam, yapın bunları ama çok da zorlamayın. Düz kontak yaptırmak sandığınız kadar kolay değil, ancak önüne atladığınız bir arabaya “it’s a matter of national security” atarı yapılabilir. Yolları tutuyor, hava alanlarına ve otobüs terminallerine robot ya da gerçek resminizi dağıtıyorlar. Okul yıllığındakini almazlar inşallah! Dikkatli olun. İlk benzinci tuvaletinde saçınızı kesebilir, boyayabilir, peruk, gözlük ve sakal gibi kandırmacalar kullanabilirsiniz. Biraz özenin yalnız, bir maskeye bakar canım! Boozer (MacGyver) size hemen yapıversin, bizim yerli dizilerdekiler gibi siyah çerçeveli gözlük olmasın. Clark Kent misiniz siz yahu? Michael Scofield (Prison Break) ya da Raymond Reddington (The Blacklist) değilseniz uzun süreli kaçışlarda başarılı olmanız zor. Karşınızda da Utah’taki polis merkezinden Chuck Dwayne veya Wyoming’ten Şerif Montgomery gibi iki police officer olmadığına göre, kısa sürede yakalanacaksınız. Çünkü adım başı check-in yapıyorsunuz, bırakın şu ayfonu elinizden!

Circumstantial evidence: İşte Amerikan hukuk sisteminde en sevdiğim konu. İkinci dereceden delil, sizi suçlamaya ve hüküm aldırmaya yetmez. Concrete evidence, suçu kesinlikle sizin işlediğinizi gösteren, başka bir deyişle, sizi olay yerine ve suça bağlayan delil olmak zorunda. Öyle, bizdeki gibi “bence gözünün üstünde kaşı var, zaten mağdurdan da nefret ederdi, paraya da ihtiyacı vardı, kesin o yapmıştır” demek yetmiyor. Hâlbuki Türkiye’de işlemediğiniz bir suçtan, hatta suç sayılmayacak bir şeyden bile itham edilmek ve ceza almak ne kadar kolay değil mi? Söyleyince inanmıyorsunuz, hukuk sistemimizi kıskanıyorlar!

Olayımıza gelirsek, umarım eldiven ve maske kullanmışsınızdır, bilmem kaç sezondur izliyorsunuz öğrenin artık bunları. Yine de ellerinde CSI külliyatı var kardeşim. Bir şeyler bulacaklar illa ki. DNA’dır, parmak izidir, saçtır. O kadar becerikliler ki ayakkabınızın altından düşen bir taneciğin analizini yapar, habitatıyla adresinizi karşılaştırır, “sen şu gün şu parka gitmişsin, sadece orada bulunan (!) hedehödö bitkisinin poleni ayakkabının altına yapışmış” deyip sizi olay yerine bağlayıverirler. Interrogation room’da (sorgu odası) soru yağmuruna tutulurken “all you have is circumstantial” (elinizdekiler ikinci dereceden)” diye dayılanabiliyorsanız yapın, yoksa şimdiki repliği sallayın gitsin!

I want my lawyer: Çok kral bir repliktir. Ama dikkatli kullanmanız gerekir. Eğer sorgu odasında ilk sözünüz bu olursa “ilkeli zanlı” olarak göz doldurabilirsiniz. “Etik açıdan polislerle konuşmam”, “ortamı beğenmedim insan bir kahve falan verir”, “haklarımı bilmeden ağzımı açmayacağım” gibi afilli cümleler ardından gelebilir. Yalnız işbirliği yapmazsanız da suçlu gözükürsünüz. İyisi mi siz avukatınız gelmeden konuşmayın. Aman ne bileyim, ister konuşun ister konuşmayın. Benden bahsederseniz, neler olacağını biliyorsunuz… Sizi birçok noktadan sıkıştırarak suçun sacayağı olan fırsat, gerekçe ve suç aleti üçlüsünü arayacaklar. Ne malum senin olmadığın? Günün her vakti dizidir filmdir kaçırmıyorsun, bu soyguna da vakit bulabilirsin. Hem güzel para ha, bununla emekliye ayrılır insan gibisinden yemler atacaklar. Açın gözünüzü, kimsenin bir şey bildiği yok, sizi olay yerine bağlamaya çalışıyorlar! Karşı taraftan şunları da duyacaksınız:

If you have something to say, this is your last chance (bir şey diyeceksen de, yoksa kahveye çıkıyorum)

If I cooperate, will you drop all charges against me? (ötersem eski olaylarımı unutacak mısınız?)

If you cooperate, I will talk to the DA (district attorney) (hele bir konuş da bakarız, amirim oradan kaş göz ediyor zaten)

Şaka şaka. Bu üç replik de karşılıklı pazarlığın başladığını gösterir. Bildiğin bir şey varsa anlat, bak bu son şansın. İşbirliği yaparsan savcılıkla konuşurum cezan azalır. Size türlü havuçlar uzatarak işlerini onların yerine yapmanızı sağlayacaklar, gelmeyin bu oyuna. Avukatımı istiyorum diye tutturun.

O salona girilecek, o tokmak vurulacak

Buraya kadar dediklerimi dinlemediyseniz, sizi derdest edip bir detention center ortamında nazikçe bekletecekler. Sonra eğer tutuklandıysanız mahkeme günü giyeceksiniz o Orange Is The New Black kıyafetlerini, çıkacaksınız yüce mahkemenin karşısına. Tabii ortam farklı, ortam kuşkulu. Oralarda jüri diye bir şey var, inanın bana çok pis bir şey. Bir kere, sizi tanımayan ve o ana kadar hakkınızda medyadan ve dedikoducu birtakım çevrelerden kim bilir neler neler duymuş olan 12 insan, hakkınızda karar verecek. Size ne olacağını bu insanlar belirleyecek. Kardeşim, sen benim buraya gelene kadar ne cefalar çektiğimi biliyor musun da konuşuyorsun? Öyle kolay mı birkaç bakış atıp suçludur değildir diye karar vermek?

Objection, sustained, overruled, adjourned: Cabbar/cevval bir avukatınız varsa bunlar dava süresince sık sık duyacağınız terimler. Avukatınız sizin o saatte orada olmadığınızı, olsanız da o suçu işleyemeyecek kadar tatlış ve ciciş bir insan olduğunuzu göstermek için yırtınacak. Sizi güzelleyebilecek birkaç kişi de (character witness) buldu mu bu iş tamamdır. Savcılığın eli armut toplamayacak elbette. Son dakikada gelen bir tanık başınızı yakabilir, baştan circumstantial diye atıp tuttuğunuz şeyler birer birer concrete hale dönebilir. Savcılığın ya da karşı tarafın avukatı Kalinda (The Good Wife) gibi bir investigator (araştırma yapan kişi) ya da Cable (Bull) gibi bir bilgisayar kurduyla çalışıyorsa zaten onlar kesin son dakikada ne yapar eder bir takla atar. Gördük bunları hep. Sonra sıra, jüriye gelecek. Geleceğinizin 12 kişinin iki dudağı arasında olduğu bir hayat olmaz olsun!

Alicia (Julianna Margulies), Will (Josh Charles) ve Diane (Christine Baranski) seni ancak bu üçlü kurtarabilir.CBS Broadcasting, Inc. All Rights Reserved

We, the jury, find the defendant… (not) guilty: Şimdi efendim, bu kısımda sizi birkaç tehlike bekliyor. Bull izliyorsanız bilirsiniz. Her bölüm bir voir dire muhabbeti döner. Yani kısaca, kararı verecek olan jürinin seçilmesi işlemi. Bir vatandaşlık görevi olarak tanımlanmış jury duty öyle her çağrıldığında yapabildiğin bir şey değil. Adamlar seni “beğenmezse” move to strike deyip hopadanak yerine birini çağırıyor. Elin Amerikası burada da kendini seçilmiş hissetmeni sağlıyor. Taraflar bir nevi “jüri kombini” yapıyor. Siz onları boşverin de duruşmalar süresince nasıl giyineceğiniz daha önemli, gerçi bizde olduğu gibi “takım elbise giydiğiniz için ceza indirimi almak” pek mümkün değil. Ancak dış görünüşünüz yine de jüriyi etkileyebilir. Bu konuda Chunk (Bull) en iyisidir. Bana güvenin.

Hung jury diye bir kavram var. Arada bunu da bilin; bazı yurdum insanı (!) çeviriciler sayesinde “asılmış jüri” olarak bilinen hung jury, jürinin tamamının ikna olmaması halinde kararın çıkamaması demek. Örneğin, jüri oy çokluğu/birliği ile karara varamazlarsa, gelip diyorlar ki “we haven’t reached the verdict.” İşte duymak istediğimiz bu! O zaman yargıç vuruyor tokmağı, mistrial diyor. Bana bunlarla gelmeyin, yannış yunnuş iş yapıyorsunuz, gidin adam gibi hazırlanın, doğru düzgün bir iddia ile gelin, belki o zaman sizi dinlerim demek. Kızdırmayın yargıcı. Ayıp.

Eğer buraya kadar jüriden not guilty lafını duyduysanız veya hung jury sayesinde mistrial ile yırtabildiyseniz ne âlâ. Yoksa Dembe ve Reddington (The Blacklist), Michael Scofield ve ağabeysi (Prison Break), bir de başından beri peşinizde olan Gerard Butler’ı (Law Abiding Citizen ve Kod Adı:Olympus) örnek alarak kaçmayı deneyebilirsiniz. Yok yırtamadıysanız, ben sizi ziyarete gelirken atlet, don, diş macunu falan getiririm ama Amerikan ellerinde hapishaneler ikiye ayrılır. Eyalet hapishanesine düşmessiniz umarım. Orada işler yaş çünkü. Death row inmates (el ele elektrikli sandalyeye yürüyorlar), serial killers (sıradan öldürüyor valla), sex offenders (bunlar bizde hep beraat!) en pis abiler orada. Benim de fazla üzerime gelmeyin, Annalise Keating (HTGAWM-How To Get Away With Murder) tarafım tutmasın, bak fena olur!

This case is closed. (yorgan gitti kavga bitti sevgili seyirci. bari dizi izleyeyim…)

*Aşağıdaki linkte, siz soygun ekibindeki hangi kişi olurdunuz testi var. Dileyen, bu yazıdaki rüyaya dalmadan önce onu yanıtlayabilir (ben mi? Mastermind tabii, ne olacağıdı?)

WHO_WOULD_YOU_BE

Arzu Kayhan

Hayatın üçüncü sayfa polisiyesini yazıyor. Yabancılaşma temalı polisiye bir romanı var (YAD). Ayrıca çevirmen. Aslında bu bilgiler arama motorlarında zaten var. Sen Birdizihaber'den ve şuradan takip et yeter: www.sanahaber.blogspot.com

Önceki Yazı

Paulo Coelho Uyarlaması Geliyor

Sonraki Yazı

What We Do In The Shadows dizi oluyor