The Americans | Jennings’lere Veda | 6. Sezon Final İnceleme

Altı sezonluk yayın hayatına 2013 yılında Fx’de başlayan dram, suç ve gizem dizisi The Americans, geçtiğimiz hafta 75. bölümüyle serüvenine noktayı koydu. Bitti iki gözümün çiçeği… Evet öyle efkarlandım bitişine. Neden mi? Çünkü her sezon çıtasını yükseltmekle kalmamış performans ve sinematografisinden de bir şey kaybetmemişti dizi. HBO dizisi olmadan HBO kalitesinde bir diziydi yani. Altı sezon boyunca Philip ve Elizabeth’le yeri geldi ajan olduk, yeri geldi aile, yeri geldi arkadaş… Ama KGB ajanı sıfatlarını öyle mükemmel taşıdılarki çoğu zaman neler hissettiklerinden bile emin olamadık. İşte öyle inandırıcı, öyle kaliteli performansları olan dizim The Americans bitti. Uzatmadan, sıkmadan, şanına yakışır bir finalle hem de… O zaman diziyi ve finali inceleyelim biraz;

Altı sezon boyunca, 80’lerde Amerika-Sovyetler Birliği arasındaki soğuk savaşı izlediğimiz dizide odağımız tabi ki Jennings ailesiydi. Yıllar önce birbiriyle evlendirilip Amerika’ya gönderilen Elizabeth ve Philip ilk sezonlarda bir yandan görevlerini yaparken bir yandan da birbirleriyle çelişmişti. Philip her ne kadar “vatanım için her şeyi yaparım” dese de daha ilk bölümden “çekip gidelim buralardan” diyerek aslında bu ajanlık işini nasıl da sevmediğini bizlere söylemişti. Elizabeth ise tam tersi vatanı için ölümü bile göze almakla kalmamış, Philip’i üstlerine rapor edecek kadar da sert duruş sergilemişti. Dizinin daha ilk bölümlerden izleyiciye sezon finaline dair ip uçları vermesi, geriye dönüp baktığımda en sevdiğim şeylerden birisi oldu. Aslında finalde yabancı hiç bir şey görmedik. Yıllar içinde karakterlerin kişilikleriyle birlikte o kadar dolduk ki, aslında gördüğümüz şeyler tam da olması gereken şeylerdi.

Sezonlar ilerlerken çiftimiz bir nevi birbirini yeniden keşfetmiş ve evliliklerini “olabildiğince” gerçek evlilik statüsüne taşımıştı. Ama bu seferde büyümekte olan çocukları (aslında en büyük çocukları Paige) sıkıntı çıkarmıştı. Elizabeth ve Philip gibi zeki iki insanın genlerinden bekleneceği gibi Paige kısa zamanda ailesinin başka işler yaptığını farketmişti. Uzun süre fikir ayrılığı yaşayan çiftimiz ise son tahlilde ne yaptıklarını Paige’le paylaştı. Elbette buzdağının görünen yüzüydü paylaştıkları bilgiler, ama bu bile Paige’i kimlik bunalımına sokmaya yetti. Uzunca bir süre bir yandan görevlerindeki zorluklara bir yandan da Paige’in başlarına açtığı sorunlara odaklanan çiftimiz 6. sezona kadar sağ salim gelmeyi başardı ama bu hiç de kolay olmadı. Paige’le ilgili sorunların uzaması zaman zaman canımı sıksa da, aslında karakter dramasını izleyicisine sonuna kadar hissettiren ender noktalardan bir tanesiydi bu hikaye. Philip ve Elizabeth’in Paige çıkmazı evebeyn olarak neler yapmaları gerektiği bir yana, KGB ajanı olarak neler yapmaları gerektiğiyle de ilişkiliydi. Zira en başta Elizabeth ülkesiyle ilgili ideallerine Paige’i de dahil etmek isterken Philip bu yükün ne kadar ağır olduğunu biliyor ve Paige’i bu işlere bulaştırmak istemiyordu.

Finale gelirken önce Philip’in tükenmişlik sendromunu gördük. Geçtiğimiz sezonlarda Martha’yla yaşadıkları olaylardan bu yana her görevlerinde yaptıkları şeyden biraz daha pişman olan Philip, 5. sezon finalinde “bırakıyorum” dedi. Aslında her ikisi de bırakacaktı ama Elizabeth’in vatan aşkı yine kendisini gösterdi ve “böyle bir zamanda bırakamam” diyerek yoluna tek başına devam etmeye karar verdi. Her ne kadar bu vatan aşkını her şeyin üstünde tutsa da, Elizabet’in de yıpranmaya başladığını bilgi almak için Young Hee Seong’un hayatını mahvettiğinde yaşadığı pişmanlık benzeri duyguyla bizler de fark ettik. O da tükenmişlik sendromunun sınırlarındaydı ama bunu kabul etmek istemiyordu.

Yaşadıkları zorlukları performanslarının her bir saniyesinde izleyiciye sonuna kadar geçirebilen Keri Russell ve Matthew Rhys sezon sezon hem kendilerini hem de karakterlerini geliştirmiş ve izleyiciye mükemmel bir sahne performansı sunmuştu aslında. Karakterlerindeki ciddiyeti detaylara bakarak hemen fark edebilirsiniz, özellikle Keri Russell’ın Elizabeth Jennings’i oynamadığını yaşadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Neredeyse hiç bir sahnesinde karakterinden çıkmayan oyuncular ve başarılı sinematografi her bir bölümü sinema filmiymiş gibi izletti bana. Bunda elbette Oleg Burov’u canlandıran Costa Ronin gibi oyuncuların da payı büyük.

6. sezona geldiğimizdeyse Philip’i seyehat acentesini işletirken, Elizabeth’i görevden göreve koşarken izlemeye başladık. Philip bir yandan EST toplantılarına devam edip kendisini geliştirmeye çalışırken Elizabeth tek başına görevlerin üstesinden gelmeye çalışıyordu. Ve bölümler ilerledikçe anladık ki gittikçe boğuluyordu. Çünkü o da artık sınırına ulaşmıştı. Üstelik bu sefer yükünü beraber taşıdığı Philip de onunla değildi. Bir yandan Paige’i ikinci jenerasyon ajanlık için Cloudia’yla eğitiyor diğer yandan da görevlerini yerine getirmeye çalışıyordu.

5. sezonla arasında iki yılın geçtiğini söyleyerek 1987’de ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki silahsızlanma zirvesine yakın tarihte başlayan sezonda Elizabeth’e önemli görevler düşerken her şeyden elini eteğini çekmesine rağmen Philip de olaylara dahil oldu. Çünkü bu sezon izleyeceğimiz şey ABD-Sovyetler Birliği arasındaki bilgi sızdırma hikayeleri değil KGB’nin kendi içinde “Gorbaçov’dan kurtulmalıyız” temalı hikayesiydi. Bir yandan Elizabeth neye bulaştığını bilmeden “ülkesinin iyiliği için” görevini yerine getirmeye çalışırken diğer yandan Oleg yıllar sonra tekrar sahaya inerek Philip’le iletişime geçmiş ve KGB’nin içindeki bölünmeden bahsederek Elizabeth’in neler yaptığını rapor etmesini istemişti. Elizabeth ve Philip sezonlar boyunca yaptıkları ülkelerinin geleceği mi kendi gelecekleri mi tartışmasını bu sefer daha şiddetli bir şekilde tekrarlamış ama siyasi karmaşanın da dozu iyice artmıştı. Bu tartışma sahnelerinde Philip’in “ne dedilerse yaptık, sorgulamadık, ama biz yaptık, onlar değil” sözleri işe yaramış olacak ki Elizabeth Cloudia’ya karşı durarak görevini yerine getirmemiş ve Philip vasıtasıyla Oleg’e KGB’nin Gorbaçov’la ilgili planını iletmişti.

Sezon finaline yakın yakalanan Oleg ülkesindeki karmaşayı Stan’e anlatmaya çalışsa da, pek başarılı olamamıştı. Üzerine bir de Philip’in kaynaklarından birisi konuşmaya başlayınca Jennings’lerin kimlikleri açığa çıkma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış, haliyle çiftimiz çareyi ülkeyi terk etmekte bulmuştu. Bu arada Stan’in giderek artan “Bunlar nasıl bir aile? Çocuklarını gece bırakıp yolculuk yapıyorlar, gece yarılarına kadar çalışıyorlar” düşüncesi artık “ajan olabilirler” düşüncesiyle birleşince her şeyin gün yüzüne çıkması çok da geç olmadı.

Fakat buradaki en büyük sıkıntı küçük çocukları Henry’di ve verilen ilk kayıp o oldu. Görevleri gereği bir Amerikalı gibi yetiştirilen Henry’nin hayatını mahvetmeyi göze alamayan çiftimiz Henry’i geride bırakmayı seçti. Tam Paige’i de alıp gidiyorlardı ki Stan’in FBI iç güdüleri doğru zamanda doğru yerde olmayı başardı ve Jennings’leri otoparkta yakaladı. Aşağı yukarı 11-12 dakika süren bu sahnede her iki karakterin de (Stan ve Philip) yaşadıkları yüzleşme o kadar başarılıydı ki geriye ne söylenecek söz ne de yapılabilecek bir şey kalmıştı. Koskoca altı sezondaki dostluklarını bu kısacık zaman diliminde hüsranlarıyla birlikte dile getiren karakterlerimiz bence izleyicinin de duygularına tercüman oldu.

Stan’e yakalanmalarına rağmen ülkeden çıkmak için yola koyulan Philip ve Elizabeth’e son sürprizi Paige yaptı. Trenden inerek kalmayı seçen Paige’in annesi ve babasına son bakışı aslında hiç bir zaman onları tam olarak anlayamayacağının ve onlar gibi olamayacağının net bir ifadesiydi. Arkady Zotov’un Philip ve Elizabeth’i karşılamasıyla ülkelerine geri dönen çiftimizse son karelerinde sanki izleyiciye Amerikalı olmadıklarını, ama artık Rus da olmadıklarını söyler nitelikteydi… Böylece sessiz, sakin, kimsenin ölmediği ama kimsenin de mutlu olmadığı bir finalle altı sezonluk serüvene de noktayı koyduk.

Sezon finaline dair sevdiğim çok şeyi sevdim. Bunlardan birisi de Philip’in yıllarca yanında çalışmasına rağmen küçülmek için işten çıkardığı en eski çalışanlarından Stavos’la yaptıkları konuşmaydı. Zira bu konuşmada anladık ki Stavos Jennings’lerin başka şeyler yaptıklarının farkındaydı. Bu da bana mükemmel ajanlarımızın hiç iz bırakmadan her işten kurtuluyorlar güveninin nasıl da boş olduğunu hatırlatmakla kalmayıp geçmişte acaba başka kimler onlardan şüpheleniyordu diye de düşündürdü.

The Americans ana karakterleri bir yana yan karakterlerin ana hikayeye olan etkileriyle de başarılı olmuş bir diziydi. Yaşamak için her iki taraflada anlaşan Nina Krilova, aslında sadece mutlu bir eş ve çocuk isteyen Martha Hanson, ailesiyle sorunları olmasına rağmen onlardan kopamamış, ülkesine olan sadakatiyle vicdanı arasında gel gitler yaşayan Oleg Burov ve işiyle ailesi arasında dengeyi asla bulamamış Stan Beamen dizinin yan karakterleri olmalarına rağmen altı en az ana karakterlerimiz kadar iyi doldurulmuş karakterlerdir. Bu arada sezon finalinde bile Stan’in kız arkadaşı Renee’nin KGB’den olup olmadığının söylenmemesiyse tam da The Americans’lık bir hareketti açıkçası.

Beş sezon boyunca gerilimini tırmandırmasına ve zaman zaman bu dozun artırmasına rağmen, genellikle sakin sularda yüzen dizinin son sezonunun her bölümünün gerim gerim gerdiği sahneler barındırması ayrıca değinilmesi gereken konulardan. Zira bu sezon sadece iki ülke arasında gerilim tırmanmıyor, dizinin başından beri ayrı düşünselerde ayrı düşmemiş mükemmel ajan çiftimiz arasında da gerilim had safhalarda dolaşıyordu. Bir The Americans sevdalısı olarak bu kadar gerilime alışık olmamakla birlikte çok sevdiğimi de hemen belirteyim.

Her şey bir yana, dizinin arka planında izlediğimiz 80’ler temasını, siyasi olaylarını hikayesine yedirmeyi başaran dizinin yaratıcısı Joseph Weisberg‘ü de ayakta alkışlamak isterim. Falling Skies ve Damages gibi dizilerde senaristlik yapan Weisberg burada da senarist koltuğunda oturuyor birçok bölümde. Ayrıca kendisinin eski bir CIA ajanı olduğunun altını çizmek gerek. Zira Weisbers, Reagen gibi bir başkanın paranoya ve korkuyla yönettiği dönemine odaklanırken Sovyetler Birliğinde de Afganistan savaşının izleri ve sonuçlarını göstermesi izleyicisinin döneme her iki taraftan da yaklaşmasını sağladı. Bir yandan komunizmi anlamaya çalışırken diğer yandan kapitalizmin de ondan aşağı kalır yanı olmadığını gördük. Karakterlerin memleketlerine olan bağlılıkları bir yana Amerika’nın şartlarına alışmalarıyla yaşadıkları ikilemlerse pahabiçilmez bir gerçekti aslında. Özellikle ilk bölümde Philip’in “burada kalalım, her şey var” demesinin altında yatan sebepler sezonlar boyunca seyir keyfini bir hayli yükseltti. Çoğu Rus karakterde gördüğümüz ülkesini sevse de oradaki şartların zorluğundan şikayet etmek ve Amerika’yla savaşsa da buradaki şartların rahatlığına alışmak öyle mükemmel bir zıtlık oluşturmuş ki, sezon finalinde de aynı tadın yakalanması dizi için mükemmel bir başarı olmuş.

Reagan’ın Sovyetler Birliği için evil empire dediği meşhur konuşması gibi tarihi gerçeklerini hikayesine zekice yerleştiren The Americans’ın ülkelerin kimyasal silahlanmasından tutun da, biyolojik silahlanma korkusuna ve bu silahlanmayı durduracak zirvelere kadar dönemin tüm önemli tarihi gelişmelerini de kapsaması aslında çok genel kapsamıyla da olsa tarihi hatırlatır nitelikteydi. Tüm bu siyasi gelişmeler bir yana dizide Amerikalılar iyi Ruslar kötü gibi genellemelerinin olmamasınaysa ayrıca seviniyorum. Elbette komunizmin sertliğini söylemekten de çekinmiyor ama kapitalizmi de hiç bir zaman yüceltmiyor. Kısacası dizi bir Amerikan dizisinden beklenebilecek en iyi ölçüde tarafsızdı bana göre.

Bıraksanız daha sayfalarca yazabileceğim muhteşem diziyle ilgili incelememi burada bitirmem gerekiyor sanırım. O zaman bir dakikalık saygı duruşu ve muhteşem jenerikle kapanışı yapayım;

Hafize Mutlu

Bazen hayatımın kalanını sadece anime, dizi ya da film izleyerek geçirmek istediğim doğrudur.

Önceki Yazı

Starz Gerilimi The Rook’ta Showrunner Değişti

Sonraki Yazı

ABC – 2018/2019 yeni dizileri!