Dünyayı Belgeseller Kurtaracak #1 Genius of the Modern World

Yazıma belki de tepki çekecek bir ayrıştırma ile başlamak istiyorum. Öncelikle belgesel denildiğinde aklına “geyik öldüren arslan sahnesi” gelenler yazıyı tam şu an terk edebilir. Zira anlatacaklarım biraz fazla kişisel.

Belgeselin kelime anlamı belge niteliği taşıyan, belge özelliğinde olan şeklindedir. Sinema konusunda üst anlamını tam yansıtır bir biçimde belgeye ve gerçekçiliğe dayanan yapımları kategorize eder. Gerçek bir olayı, kişiyi veya kurumu gerçeğe en yakın bir biçimde belgelere dayanarak anlatma biçimi diyebiliriz.

Şimdi bu sıkıcı kısımları neden anlattığımı açıklamam gerekiyor. Belgesel dijital çağ ile birlikte yükselişe geçen türlerden bir tanesi. Özellikle Netflix, Amazon, Hulu gibi platformlar orijinal belgesellerinin yanında, BBC gibi köklü belgesel yayıncılarının içeriklerini de haklarını satın alarak yayınlayabiliyor. Bu nedenle aslında şimdiye kadar hiç olmadığı kadar belgesel elimizin altında, izlemeye hazır. Bu kolaylık aynı zamanda sorunları da beraberinde getirebiliyor, zira her belgesel tamamen gerçeği yansıtmak yerine propoganda aracı olarak da pek tabii ki kullanılabiliyor. Bu serinin ileriki bölümlerinde böyle bir çok yapımdan da sizlere bahsedeceğim.

Öncelikle bazı klişelerden kurtulmak gerekiyor. “Ben evde hep belgesel izliyorum, çok entelim” yaftasını yememek için bile belgesel izlemeyen insanlar tanıyorum. Bu yüzden toplumsal baskıları bir kenara bırakın. Zira dünyayı belgeseller değiştirebilir.

Son dönemde yukarıda bahsettiğim kolaylıklar nedeniyle ben de her zamankinden daha çok belgesel izlemeye başladım. Hatta bu belgesellerin hayatımı çok etkilediğini de görüyorum. Gerçekten bir bilgi aktarma amacı güden yapımlar ve özellikle hayat hikayeleri beni çok derinden etkiliyor. Dünyayı daha farklı yorumlamama sebep oluyor. Bazen izlediğim konuyu sağlama yapmak için araştırmama sebep oluyor, bazen yeme alışkanlıklarımı değiştirmeme sebep oluyor. Öyle veya böyle, 50 dakikalık bir belgesel kişide çok derin izler bırakabiliyor. Kim bilir belki bir belgesel izleyeceksiniz ve o konuyu araştırırken yeni bir şeyler keşfedeceksiniz ve hayatınız tamamen değişecek. Neden olmasın?

Bundan sonra izlediğim belgeselleri birdizihaber.com çatısı altında “Dünyayı Belgeseller Kurtaracak” ismiyle yazmaya ve sizlere anlatmaya çalışacağım. Bugünkü konumuz başlıktan da anlayacağınız üzere; Genius of the Modern World.

BBC televizyonunun 2016’da yayınladığı bu belgesel, modern dünyanın en zeki insanlarını anlatıyor bize. Toplam üç bölüm yayınlandı ve bu üç bölümde üç farklı tarihi figür anlatıldı. Bu isimler; Karl Marx, Nietzsche ve Freud. Modern dünyanın şekillenmesinde fikirleriyle çığır açmayı başaran bu üç ismi, sadece fikirleriyle değil, sıradan bir insan olarak izliyoruz. Belgesel özellikle her birinin geçirdiği çocukluk yıllarını, bunalımlarını ve fikrinin oluştuğu ortamı merak ediyor. Evet böyle fikirler doğdu ama nasıl doğdu? Asıl üzerinde durulan soru bu. Ben bu kişiler hakkında şimdiye kadar okuduğum veya izlediğim her yapımda şaşalı yılları, fikirlerinin hayata geçtiği veya popüler olduğu dönemlerin işlendiğine tanıklık ettim. İlk defa bu belgeselde buna odaklanılmamış.

Belgeselin Tüm Bölümlerini Netflix’ten İzleyebilirsiniz

Belgeselin en önemli noktası ise anlatıcımız ve aynı zamanda fikir sahibimizin tarihçi Bettany Hughes olması. Alanında çok başarılı, tarihi kitlelere yayma konusunda hevesli bir kişi olan Hughes, son dönemde yayıncı kimliği ile ön planda. BBC ile ortaklaşa giriştiği bu proje de kariyerinin en zirve noktalarından bir tanesi haline dönüştü.

Bunun yanında yapımın bütçesi çok az olsa da, anlatılan konuları izlenebilir hale getirmeyi başarmışlar. Anlatılan kişilerin doğdukları, çocukluklarını geçirdikleri evlere ve şehirlere tek tek gidip şehirle ilgili kritik bilgiler de paylaşıyorlar. Bunun yanında kült müzikler de tam yerine kullanılıyor. Yani belgeseli izlerken küçük bir Avrupa turu, harika müzikler ve çok bilinen önemli kişilerin bilinmeyen yönlerini görebiliyorsunuz.

Son olarak özellikle ilgi alanım olduğu için Karl Marx bölümü hakkında bir ekleme yaparak noktalamak istiyorum. Belgesel Marx’ın ağır Das Kapital fikirlerini anlatmakla uğraşmıyor. Tamamen hayata bakışı ve Das Kapitali oluştururken fikrinin merkezine koyduğu görüşleri anlatıyor. Bunu da öyle güzel örneklerle anlatıyor ki, izleyicide Marx’ın fikirlerini araştırma isteği uyandırıyor. Mesela “Artık değer” konusunu çok basit bir şekilde anlatıyor. Yine bence Marx’ın fikirlerinin tam merkezinde olan “Türsel öze yabancılaşma” konusunu müthiş örneklerle anlatıyor. Hepsinin yanında Marx’a eleştiriler de getiriyor ve yaşadığı dönemde fikirlerinin etki yaratmamasının sebeplerini araştırıyor. Kısacası şimdiye kadar söylenmeyenleri söylüyor, anlaşılabilir eleştiriler getiriyor ve Marx’ı yüceltiyor.

Bununla birlikle eleştirilerden de bahsetmek gerekiyor. Özellikle ilk bölüm Komünizm ve Kapitalizm konularını sık sık işlediği için çok fazla eleştiri mevcut. Özellikle Komünizme İngiliz bakış açısıyla yaklaşıyor ve Soviyetler Birliği-Karl Marx ilişkilisini asla başarılı bir ilişki olarak görmüyor. Belgeseli izleyen pek çok sosyalist de bu konuda eleştiriyor. Dana sonraki bölümlerde de tartışmalı konularda sık sık eleştiri almış yapım. Aslında bu durum hiç de can sıkıcı değil. Zira bizi yazının başlığına gönderiyor. Eğer belgeselde izlediğiniz fikirleri merak ediyorsanız mutlaka bu konu hakkında araştırma yapmalısınız. Böylece değişimin ilk basamağını çıkmış olacaksınız.

Dünyayı Belgeseller Kurtaracak serisine fırsat buldukça devam etmeyi düşünüyorum.

Kamil Akar

Önceki Yazı

The CW – 2018/2019 Yeni Dizileri!

Sonraki Yazı

Sacred Games | İlk Bölümü İzledim Yorumluyorum