Pose | Bir Ryan Murphy Şaheseri! | Tanıtım

Netflix hayatımıza girdiğinden, ülkemize de geldiğinden beri farklı kanalları işlerini daha az takip eder oldum kabul ediyorum. Ama bu sene, özellikle de bu yaz öyle işler çıktı ki karşıma hepsini ayrı ayrı sevdim. Evet, bir tanesi ayıla bayıla izlediğim Sharp Objects… Diğeri de Pose. FX’in bu seneki en iddialı yapımlarından olan Pose tam olanrak bir Ryan Murphy şaheseri! Daha tanıtımlarında ve ihtişamlı fragmanlarında dizi zaten bizlere apayrı bir dünya sunacağını söylüyordu. Öyle de olmuş gerçekten. Sezonu güncel takip edemedim ama bir oturuşta altı bölüm izleyip güncele yetiştiysem eminim siz de hali hazırda final yapmış olan bu diziyi maraton yaparak sekiz bölümünü de tek seferde izleyebilirsiniz.

Pose bildiğiniz gibi arkasında Ryan Murphy’nin olduğu bir dizi. 80’lerde geçiyor. Hatta daha spesifik olmak gerekirse 1987’de başlayıp 1988’de bitiyor ilk sezon. Birazdan okuyacağınız içerik dizi tanıtımıdır, mümkün olduğunca spoiler vermeden konuyu anlatıp içeriğine değinmeye çalışacağım;

1987 New York’undayız. Trump yükselişine yeni başlamış, yeni “orta sınıf” insan tanımı yapılmakta… Biraz daha derinlerdeyse New York transeksüllerinin ve gaylerinin hayat mücadelesi sahneleniyor. Evsiz olanlar, gay olduğu için evden atılanlar bir yanda bazı salonlarda balolar düzenleniyor. Balolara katılıp kendilerinin ve evlerinin isimlerini duyurmaya çalışan lgbt karakterlerimiz geceleri balolarda birbirlerine karşı yarışırken gündüzleri “Beyaz Amerikalılara karşı” savaşıyor. Balo kültürünün hala devam ettiği ve muhtemelen son temsilcileri olan bir döneme odaklanan dizi, tv tarihinin de içerisinde en çok lgbt karakter ve oyuncu barındıran dizisi ünvanını taşıyor. Ryan Murphy’nin bu konuda iddialı olduğunu söyleyebilirim. Çünkü dizide sadece ırkçılıkla ilgili değil, lgbt birey ve kadın olmakla ilgili başarılı eleştirileri de var.

Balo kültürünü kısaca açmam gerekirse; çeşitli kategorilerin düzenlenip bu kategorilere uygun kıyafetlerle jüriyi etkileyip birinci olmak, evinin ismini duyurmak amacıyla yapılan eğlencelerdir özünde. Ama katılan herkesin transeksüel ya da gay olduğunu düşünürsek, herkesin de bir “ev”de kaldığını hesaba katarsak, bu karakterlerimiz için evlerinin ismini duyurmak ve evleri adına ödül kazanmak daha da çok önemli oluyor. Zira yaşadıkları evler, genellikle bir “anne”nin ya da “baba”nın evde söz sahibi olduğu ve “çocuk”larıyla ilgilendiği ama istediği zaman da onları kovabileceği bir yer.

Zaten ilk bölüm de buna benzer bir olayla başlıyor. Abundance evinde yaşayan ve evin annesi Elektra’yla çatışan Blanca evden ayrılıp kendi evini kurmaya karar veriyor. Elbette bu dediğim şey hiç kolay değil. Bir kişi kendi hanesini açsa bile içini çocuklarla doldurmalı ve onlardan saygı görmeli… Ve Elektra en popüler ve en gösterişli annelerden birisi…

Dizide bir yandan balolarda Blanca-Elektra karşılaşmalarını izlerken diğer yandan Blanca’nın evini ayakta tutmak, çocuklarına bakmak için sarfettiği çabayı görüyoruz. Her bir çocuğunun derdiyle kendi yöntemlerinde başa çıkmaya çalışırken istemediği kararlar da veriyor ama her zaman onların iyiliğini düşünüyor. Blanca’nın anaç tavrına karşılık Elektra’nın egoist kişiliği dizide muhteşem bir kontrast oluştursa da bu kontrastlıktan doğan uyumu görmek oldukça keyifli zamanlar vaad ediyor izleyiciye. Bu arada zamanın en büyük hastalığını unutmayalım. HIV. Karakterlerimizden bazılarının üzerinden bu hastalığın dönemin en büyük sorunlarından birisi olduğunu izliyor, hayatlarını şekillendirmelerinde ne kadar önemli rol oynadığını fark ediyoruz.

Dizinin bir de Stan ve karısı Patty üzerinden “orta sınıf beyaz Amerikalı” halkın nasıl oluştuğuna ve nasıl tüketim toplumu haline getirildiğine dair yapılan göndermeler var ki, yapımın özellikle ilk yarısında dikkate değer bir yer kaplıyor. Ne var ki dizinin ikinci yarısında bu göndermeler yerini Stan üzerinden cinsel kimlik sorunlarına bırakıyor. Yine dizinin finaline yakın Elektra vasıtasıyla gördüğümüz transeksüelliğin cezbediciliğine odaklanan sahneler de oldukça ilginç ve dikkate değer olmuş.

Yapımı performans olarak başarılı bulduğumu da belirteyim. Bir çok oyuncuyu ilk defa izlememe rağmen dönemin ihtişamlı havasına alışınca, performanslara da alışıyorsunuz ve yadırgamıyorsunuz bu “abartılı” dünyayı. Çekimleri ve senaryoyu düşününce tam Ryan Murphy tarzı olduğunu söyleyebilirim. Abartılı sahnelerin içinde bile doğallığı yakalamış. Dizide Murphy’nin AHS’den sadık oyuncuları da var. Evan Peters dizinin ana karakteri olmasa da, dizinin orta sınıf beyaz Amerikalısı olduğu için önemli bir role sahip. Karısını canlandıran Kate Mara’da Murphy’nin diğer dizilerinde sıklıkla gördüğümüz bir isim.

Pose, anlattığı kesim itibariyle kesinlikle dikkate değer bir dizi. Bazen yüzeysel kaldığını düşünmekle birlikte, sezonun genelini beğendiğimi belirtmeliyim. Sezon finalindeki samimiyeti sonuna kadar hissetim ama sanırım en etkili sahne ilk bölüm sonundaydı. Velhasıl kaçırmayınız, izleyiniz efendim.

Hafize Mutlu

Bazen hayatımın kalanını sadece anime, dizi ya da film izleyerek geçirmek istediğim doğrudur.

Önceki Yazı

O Mecanismo | Yolsuzluk Ömür Boyu

Sonraki Yazı

Cody Fern, American Horror Story: Apocalypse’nin Kadrosuna Katıldı