Versailles | Kupa Sahiplerini Tanıyalım

Yaz dönemi dizi dünyası için çok bereketli değildir genelde. Bu sene oldukça iddialı yapımlarla karşılaşıyor olsak da eski defterleri karıştırmanın bir zararı olmasa gerek. İşte evde oturup yahu federalsiz polissiz ne seyredebilirim acaba diye düşünürken karşıma çıkan bir yapım bu yazının da konusu oldu.

Dizimiz ismini Versailles diye yazılan versay diye okunan ve yazının kalanında da okunduğu gibi yazılacak olan Fransa’nın, hatta dünyanın en önemli saraylarından birinden alıyor. Unesco tarafından “dünya kültür mirası listesi”ne alınmış olan Versay’ın inşası ve bu sürecin arkasında yaşananları anlatan öykümüz Muhteşem Yüzyıl’ın Fransızcası sayılabilir. Saraysa saray kralsa kral ve elbette gıybet entrika güç savaşları vesaire.

Imdb’den gayet hak edilmiş bir 8.0 alan dizimiz 2015 yılında başladığı yayın hayatında bu sene itibariyle üç sezon toplamında 30 bölümü geride bırakmış durumda.  İzleyicisini 17. yüzyılın ortalarına taşıyan hikâye biyografik öğeler içerse de elbette bir belgesel sunmuyor. Yine de “bunlar atalarımızı, 14. Louis’yi yanlış gösteriyorlar” tepkileriyle karşılaşmış olan dizi tarihsel arka plana sahip yapımlara dünyanın her yerinde benzer tepkiler verilebildiğini de kanıtlıyor bir anlamda.

Versay’ın inşası ve yaşananların neden bir dizi haline gelecek kadar önemli olduğuna değinmeden bu Fransız Kanada ortak yapımını anlatmak pek mümkün değil. Şimdi Avrupa 17. yüzyıl tarihine çok hakim olmadığım için bahsedeceğim öykü dizide anlatıldığı kadar, yani aranızda konuyu iyi bilenler varsa tepkilerini ilgili yapım şirketlerine 14.Louis’yi yedirmeyiz tadında maillerle gösterirlerse sevinirim

Efendim babası 13. Louis ölünce tahta geçen kralımız karşısında bölgesel olarak oldukça güçlü soyluların denetiminde parçalanmış bir Fransa bulur. Tüm soyluları tek bir çatı altında kendisine biat eder halde toplamadan büyük ve güçlü bir Fransa kuramayacağını anlayan 14.Louis, başkent Paris’i terk ederek babasının eski av köşkünü kocaman bir saray haline getirmeye karar verir. Bu sarayda dost düşman kim varsa bir araya getirmeyi hedefleyen Louis, herkes gözümün önünde olsun ki kontrolü sağlayabileyim diye bakmaktadır olaya. Eh memleketin bütün soylularını, güç odaklarını bir çatı altına yerleştirdiğinizde orada dönen gıybetin entrikanın da haddi hesabı olmaz elbette. İşte bu sürükleyici iktidar kavgasının tüm çıplaklığıyla anlatıldığı hikayemiz yerli saray dizilerinden farklı olarak çıplaklık kısmını da ekrana cesur olarak yansıtmaktan çekinmiyor, bu Fransızlar’da çok şeymiş canım dedirten sahneler hemen hemen her bölümde karşınıza çıkıyor.

Yerli ve milli değerlerimizle alakası olmayan ve zaten olması da gerekmeyen bir yaşam tarzını anlatan Versay’da dönemin havası giyim kuşamdan geleneklere kadar oldukça güçlü bir şekilde yansıyor ekrana. Tabi bütün Fransızların İngilizce konuşuyor olması ilginç bir durum olsa da uzun saçlı ve topuklu ayakkabılar giyen erkeklerin tek atımlık silahlar taşıması, yemeklere katılan zehirler gibi nostaljik suikast yöntemleri, barok müzik tarzı vesaire derken bambaşka bir dünyaya gidiyorsunuz. Zamanının siyasi atmosferini de ihmal etmeyen öykümüz Avrupa’da yaşanan savaşları, güç dengelerini ve yeni yeni başlayan sömürgecilik hareketlerini öykünün içine sıkıştırmayı ihmal etmiyor.

Versay’ın kadrosuna bakıldığında bizlere çok tanıdık gelen isimlerle karşılaşmak pek mümkün olmuyor. Aslında bu biraz da bizlerin Avrupa film ve dizilerine karşı ilgisizliğiyle de alakalı sanırım. Sonuçta ülkelerinde veya kıtada kotarılan dev yapımlarda çok iyi performanslar ortaya koyan oyuncular Hollywood kapısından geçmeden memleketin ekranlarına ulaşamıyorlar yeterince. Başrollerde George Blagden ve Alexander Vhalos gibi  diziyi izlemiş kadınlardan “ya bu erkekler benden bakımlı” yorumları duymama sebep olan isimlere Stuart Bowman gibi hak ettiği yere pek de ulaşamamış ustalar ve fettan kadın kadrosundan Elisa Lasowski gibi nispeten bilindik oyuncular eşlik ediyor.

Günümüzden baktığınızda güçlü yerel yönetimlerin merkezi idareye isyanı sonrasında itibardan tasarruf olmaz diyerek kocaman bir saray yaptırıp ülkedeki yargı yürütme ne varsa kendi elinde toplamak isteyen bir Kral’ın öyküsünün anlatıldığı dizimizi çok rahat anlaşılabilir sebeplerle bu bakış açısıyla izlemekten kimseye hayır geleceğini sanmıyorum. Öte yandan dünyanın neresine yapılırsa yapılsın ve ne kadar büyük olursa olsun Saray’ların içinde huzur olmadığını kanıtlayan dizimiz şüphesiz 3+1 evinizi daha fazla sevmenizi, iş yerinde şahit olduğunuz dedikoduları ise “aman canım bunlar da bir şey mi” diye en serin tavırlarla karşılamanızı sağlayabileceği için kaçırılmaması gereken yapımlar arasında.

Ozan Kayahan

Hayatın anlamını buldum ama söylemem

Önceki Yazı

Sacred Games | İlk Bölümü İzledim Yorumluyorum

Sonraki Yazı

Sharp Objects | 2. Bölüm İncelemesi