Keşke Hiç Büyümeseydik | Kel Ölür Sırma Saçlı, Kör Ölür Badem Gözlü…

Show TV’nin Sonbahar sezonu için ekranlara sürdüğü ilk dizisi “Keşke Hiç Büyümeseydik” adlı dizi oldu. Birol Güven, Murat Aras ve Eray Yasin Işık’la birlikte senaryoyu kaleme alırken dizinin yapımcılığını da üstleniyor. Yönetmen koltuğundaysa Mustafa Uğur Yağcıoğlu oturuyor. Dizinin oyuncu kadrosu oldukça kalabalık. Ege Aydan, Açelya Akkoyun, Deniz Celiloğlu, Burcu Kara, İrfan Kangı, Murat Kılıç, Yeliz Kuvancı, Arda Esen, Melisa Doğu ve Demet Gül başlıca karakterlerimiz.

Doksanlı yılları arka fonuna alan dizinin günümüzde geçen hikayesinde babalarının ölüm haberini alan, birbirinden kopmuş üç kardeşin baba evinde buluşup geçmiş hesaplaşmalarını izliyoruz. Geçmişe gittiğimizde bu üç kardeşin bir de en büyük kardeşlerinin olduğunu ama öldüğünü görüyoruz.

Ben ilk bölüm sonundaki fikrimi söyleyeyim; Beğenmedim. Siz izlemiş ve çok beğenmiş olabilirsiniz ama benim karnım artık Birol Güven’in “Eskiden çok mutluyduk, aman da nasıl mutluyduk, bakın bir de böyle mutluyduk.” minvalindeki dizilerine tok. “Seksenler” diye bir dizi yaptı zamanında, arızaları olmasına rağmen nötr kaldığım bir dizidir kendisi. Sonrasında “Doksanlar” denemesi oldu, tutmadı. Şimdi de yine doksanlı yılları bize anlatıp, bu sefer aile fertlerinin ölümleri üzerinden çekilen acıyla ve kardeş çatışmasıyla ekranda kalmaya çalışacaklar.

Şimdi böyle yekten beğenmediğimi söyleyince yapımcıya ya da dizinin oyuncularına bir garezim olduğunu düşünebilirsiniz. Hayır, öyle bir şey yok. Ben sıradan bir dizi izleyicisiyim, kendime göre iyi-kötü ayrımım vardır hepsi bu. Ayrıca kadrodaki Deniz Celiloğlu’na bayılır, Ege Aydan’ı Açelya Akkoyun’u çok sever, Demet Gül ve Yeliz Kuvancı’yı da beğenirim. Diziyi neden beğenmediğimi anlatacağım tabii ama önce sevdiğim birkaç noktadan da bahsedeyim.

Öncelikle doksanlı yıllar konseptini tam olarak yakalayamamış olsalar da o yılları hatırlatan birkaç nüans beni gülümsetti. Ege ve Emel Müftüoğlu’nun şahane şarkıları, ikiye bölünüp sevgiliyle paylaşılan kolye, giydiğin kıyafetin renginin aynısı göz farı, kakül, evin duvarında asılı dua eden çocuklar, posterler vs. Her biri çocukluğuma yapılan birer yolculuktu. Bunun dışında Ege Aydan ve Deniz Celiloğlu’nun oyunculukları çok iyiydi. Keşke Ege Aydan’ın canlandırdığı Hulusi karakteri ölmeseydi de bu ikiliyi günümüzde de karşılıklı oynarken görebilseydik. Evet, sevdiğim birkaç nokta bu kadar. Başka yok. Valla yok.

Gelelim diziyi niye sevmediğime…

Sevgili okur, 1986 doğumlu biri olarak doksanlı yılları dibine kadar yaşadım. Her şeyi müthiş hatırlayan bir hafızam yok tabii ama hatırladıklarım da diziyi izlerken sıkılmama yetti. Yaşı bana yakın olanlara soruyorum; Ailenin oturduğu binanın pencereleri günümüz kentsel dönüşüm apartmanlarının pencereleri değil de nedir? İstanbul’da kentsel dönüşüme girmiş her binanın penceresi böyle değil mi?

O yıllarda annenizi düşünün mesela… Reçel ya da turşu yapacak olsa kullandığı kavanozlar 380 cl’lik soğan cücüğü kadar kavanozlar olabilir mi? Olamaz tabii. Çünkü o yıllar eş, dost, akraba, konu-komşu herkesin birbiriyle çok fazla içli dışlı olduğu yıllar. Kimse yaptığı reçeli, turşuyu, konserveyi kendisine kadar yapmaz her ne yapılıyorsa resmen bidonlara basılırdı. E, bizim ev hanımı Mukaddes ne yapıyor? Küçük boy iki kavanoza reçel dolduruyor. Biri çocuklara -bu arada evde dört çocuk var ve bahsi geçen şey çilek reçeli- diğeri de eşine. Burada içimdeki ROK “Hoaydaaaa!” diye bağırıyor.

Dizinin konusu aralarındaki küslük ve kendi hayat dertlerine yoğunlaşmaları sebebiyle babalarını unutan çocuklar ve babalarının ölümü sonrası yaşadıkları pişmanlıklar demiştim ya, dizinin adını “Keşke Hiç Büyümeseydik” değil de “Armut Dibine Düşer” koysalarmış daha manidar olabilirmiş aslında. Neden? Dizi neden şikayet ediyor? Günümüzde çocuklar ve torunlar aile büyüklerini hiç görmüyor, onları arayıp sormuyor, onlara vakit ayırmıyor. Peki biz dizinin ilk bölümünde Mukaddes ya da Hulusi’nin anne-babasını, kardeşlerini ya da herhangi bir akrabasını gördük mü? Hayır. Bize verilen kendi halinde, etliye sütlüye, akrabaya ataya dokunmadan yaşayan altı kişilik bir aileydi. Bu çocukları büyüyünce anne ya da babalarını görmemekle suçlamak niye o zaman? Çünkü seyirci hala eski günlerde çok mutlu olduğunu söylüyor.

Twitter’da dizi için neler söylenmiş diye merak ettim, baktım. Birisi “Biz eskiden yaz tatillerinde köye giderdik, şimdi otellere gidiyoruz” yazmış. Canım köy yolları devlet tarafından kapatıldı ya da köydekiler köyün girişine “Bilmem kim bu köye giremez” gibi bir tabela mı astı? E git köyüne, seni tutan şey ne? Üstelik köye gittiğinde emin ol çok daha rahat edeceksin. Oradaki insanlar seni görmüş olmanın mutluluğuyla ne yapacağını şaşıracak, el üstünde gezdirecek seni. Üstelik bunun için senden bahşiş bekleyen de olmayacak. Kapiş?

Bir başka kullanıcı “Nasıl güzel günlerdi, sokakta saklambaç oynardık.” yazmış. Güzel kardeşim oyun oynamanın yaşı yok. Bulduğun her boşlukta stolkladığın arkadaşlarından birkaçını oyun oynamaya davet et illa ki gelen birileri olur. “Yok, ben bu yaştan sonra sokakta oyun oynayamam.” diyorsan buluşun bir parkta, çekirdek-kola yapın, nedir yani? Tamam güzel günlerdi, ben de hala sevgiyle anarım o zamanları ama her seksenler, doksanlar dendiğinde de kendinden geçmenin bir manası yok. Aman bana ne, ben diziye döneyim.

Dizinin olmadığını düşünmeme sebep olan şeylerden biri de bu kardeşlerin neden birbirine ve dolaylı olarak babalarına sırt çevirdiklerini tam olarak anlamadım. Hadi, Ufuk aşık olduğu kızın düğününü basınca babasından tokat yemiş, evi terk etmiş. Serpil ev hanımı, Sadık Memur. İkisi de babalarıyla aynı şehirdeler ve her gün olmasa da en azından hafta sonlarında gidip görebilirler. Şimdi zamanında bunu yapmadıkları için pişman olunca biz bu iki kardeşe niye üzülelim? Sonra bu kardeşler daha önce hem annelerini hem de en büyük kardeşlerini kaybetmişler. O zaman pişmanlık duyup da bir araya gelmediler de babaları ölünce bir anda vicdan güncellemesi mi geldi her birine? Fotoğrafa bak ağla, tetrisini gör ağla, odana gir ağla… Öğk!

Şekerci Niko diye bir karakter var dizide. Yılların kiracısı, arkadaşı, dostu. Hulusi ölüp de damat Ferdi çocukların binayı satacaklarını söylediğinde yukarı çıkıp alttan alttan hesap sordu. Peki amcacım, sen bu çocuklara hesap sorabilmek gibi bir lükse sahiptin de babaları ölmeden önce niye arayıp da “Yahu gelin de bir ara babanızı görün.” demedin? Adam ölünce felaket tellalı gibi her birini aramayı biliyorsun ama… Ayrıca sen yılların şekercisisin, Serpil ve Sadık’a Kent MissBon ikram etmeye utanmadın mı? Valla ben senin adına utandım. Rum olan her karaktere istisnasız Niko adının verilmesi konusuna değinmiyorum bile…

Durun, daha bitmedi. Çocukların gençlik yıllarına gelelim. Mukaddes henüz hayatta. Necati ve Sadık’ın anneleriyle olan sahneleri göz kanatıyor. Çünkü her ikisi de Açelya Akkoyun’dan daha yaşlı görünüyorlar. Madem iddialı bir iş yapıyorsunuz, ana karakterlerin gençlikleri için başka oyuncular bulamadınız mı? Murat Kılıç’a peruk takıp, Deniz Celiloğlu’nun saçlarını geriye doğru fönleyip, Burcu Kara’ya kakül yapınca yirmi yaş gençleştirdiğinize siz inanıyor musunuz? Hele o Arda Esen’i kaz ayaklarıyla yirmili yaşlarda oynattınız ya sizi vicdanınız bile affetmeyecek, benden söylemesi.

Uzatmak istemiyorum ama değinmek istediğim bir konu daha var. Günümüz gençlerinden ne istiyorsunuz Allah aşkına? Önce Serpil’in kızı Hande dedesinin cenazesine gitmek yerine arkadaşlarıyla buluşmak istedi. Mahallenin gençlerinden biri Hande’ye dedesinin öldüğü gün kur yaptı, Hande de bu kura bir nevi karşılık verdi. Sadık’ın kızı Eda da tıpkı Hande gibi dedesinin ölümüne son derece kayıtsızdı. Bize gösterilen buydu yani. Mint Yapım dizilerinin gençleri yakalayamamasının sebebi de bu zaten. Günümüz gençlerini bir türlü analiz edemiyorlar. Bir kere dedesini hiç tanımasa bile kimse “Ben arkadaşlarımla buluşacaktım, cenazeye gelmeyeyim.” demez. Dedesine olan sevgisinden olmasa da anne ya da babasını öyle bir ortamda yalnız bırakmak istemez. Genç erkekler cenazesi olan kıza gidip de “Gözlerini şu kadar zamanda unuturum herhalde.” gibi bir cümle kurmaz. Bunu ancak gençleri düşüncesiz, bencil göstermek isteyen birileri insanlara böyle sunar. En azından bölümü izlerken benim hissettiğim şey buydu. Lütfen artık günümüz gençlerinin yakasından bir düşün. Komik oluyor.

Dizinin ilk bölümünden sonra aklıma gelen ilk şeyler bunlar. Aklıma takılan tek soru; Hulusi’nin cenazesinde arkada durup aileyi izleyen kadının kim olduğu. Karakterleri bir türlü gerçek haline getirememiş bir senaryo var ortada ve oyuncular ellerinden geldiğince bu boş karakterleri ifade etmeye çalışmışlar. Kağıt üzerinde ya da düşüncede güzel bir hikaye yaratılmaya çalışılmış olsa da gerek mekanlar, gerek altı doldurulamamış karakterler sebebiyle “Keşke Hiç Büyümeseydik” bana göre olmamış. Öte yandan ana mekan olarak seçilen bina daha önce “Kocamın Ailesi” dizisinde de kullanılmıştı. Yeliz Kuvancı ve Melisa Doğu’yu o dizide de buradaki karakterlere çok yakın karakterlerle izledim. Bu da benim açımdan ayrı bir zorluk oldu. Hep bir yerlerden Ar ailesinin bir ferdi çıkacak diye bekledim, o derece.

Dizi ilk bölümüyle totalde yedinci, AB grubunda dokuzuncu olmuş. Açıkçası bir yerlerden toparlamazlarsa daha iyi sonuçlar almaları zor. Kaldı ki önümüzdeki haftalarda “Savaşçı” dönecek ve Kanal D’nin iddialı yeni dizilerinden biri olan “Bir Litre Gözyaşı” da yarışa katılacak. Umarım dizi önümüzdeki haftadan itibaren konusuyla insanları şaşırtmayı başarır, iyi bir senaryoyla ekran serüvenini sürdürür.

Bora Yıldırım

1986 yılında İstanbul'da doğdum. 2008 yılından beri Bodrum'da yaşıyorum. Gezmeyi ve kitap okumayı severim. Çok konuşur, çok gülerim. Vakit buldukça yazarlığa kabul edilme sebebim olan yerli dizileri izlemeye çalışıyorum. Yabancı dizileri izledikçe yerli dizilerin geldiği noktaya üzülsem de bir gün eskisi gibi tadı ağızda kalan dizilerin televizyonlarda daha çok yer bulacağına inanıyorum.

Önceki Yazı

Dizi Haber Yazarlarının 70. Emmy Ödülleri Kazananları

Sonraki Yazı

American Horror Story : Apocalypse | Neler Biliyoruz, Neler Bekliyoruz? | Soruyorum