En yakın arkadaşının gözünden Eda Sivri

Geçtiğimiz pazartesi günü çok sevdiğimiz yazar arkadaşımız Eda’yı akciğer kanseri sebebiyle kaybettik. 2,5 yıl boyunca bu illetle uğraşan Eda birçok akrabasına bile bu hastalığından bahsetmemişti. Ona acınmasını, insanların değişen tavırlarını görmek istemiyordu. Çünkü bu hastalığı yeneceğine inanıyordu. Fakat olmadı. Eda, annesi ve teyzesinin bütün uğraşlarına rağmen hepimizi derinden sarsan acılarla bırakarak melek oldu.

Bizler Eda’yla çok yakındık ama öyle bir arkadaşı var ki onun her anında yanındaydı. Bana bu acı haberi veren, Eda’nın en yakın arkadaşı Gözdenur Tergip’ti. “Bana bir şey olursa Bora’ya ulaş. Sitedeki yazarlara haber versin.” demiş. Eda’yı daha iyi tanıyabilmek ve yaşadıklarını anlamak için Gözde’yle bir sohbet gerçekleştirdik. Uzun süredir sitedeki yazarlarla röportaj yapan bir yazar olarak şimdiye kadar gerçekleştirdiğim en zor röportajdı bu. Fakat Gözde’nin anlatacakları hepimiz için önemliydi. Eda için sağlığında bir şeyler yapmamız mümkün olmadı. O kendisini belki de hiç tam anlamıyla anlatamadı. Gelin, Eda’yı en yakın arkadaşı Gözde’den dinleyelim.

Gözde merhaba. Öncelikle başın sağolsun. Eda’nın kaybı hepimizi çok üzdü ama en yakın arkadaşı ve tüm sürecin birebir şahidi sensin. Bu yüzden yaşadığın acıyı tahmin edemiyorum. Bize kendini tanıtabilir misin?

Öncelikle merhaba, hepimizin başı sağolsun. Gerçekten çok zor ama insanoğlu işte her şeye alışıyor ve bu acıya bile alışacak olmak da sinir bozucu. En ufak anımızı hatırlamamaktan bir gün olur da sesini unutmaktan o kadar korkuyorum ki. Zor bir süreç geçirdi, bu nedenle bir bakıma acılarının dindiğini düşünerek kendimi avutuyorum. Eda ile aynı sınıfta liseyi okuduk. Lise birinci sınıfta birbirimizden nefret ederdik. Sonra yakın olduk ve bağımız hiç kopmadı. Ailesinden sonra en yakını bendim. Başka kardeşi yoktu ve ailesinin üzülmesini istemiyordu. Onlara anlatamadığını bana anlatsın, kendini yalnız hissetmesin diye ona kardeş olmaya çalıştım.

Başta birbirinizi sevmemenizin nedeni neydi?

Aslında biraz komik. Eda daha sert, ben daha yumuşak bir karakterim. Çocukluk işte, gülünecek şeylerden anlaşamazdık. Beni ağlatmışlığı bile vardı. İkimiz de bu anılarla o kadar eğleniyorduk ki iyi olduktan sonra… İkimiz de o zamanlarda bu kadar yakın olacağımızı aklımızın ucundan geçirmiyorduk haliyle.

Peki şimdi geriye baktığında o bir yılı kayıp olarak mı nitelendiriyorsun yoksa “İyi ki böyle de bir anımız var” mı diyorsun?

Aslında bunu hiç düşünmemiştim. Şuan sorguladığımda bir şey canlanmadı aklımda. Gülünecek anılardı bizim için. Böyle olduğu için belki de bu kadar yakın olduk. O nedenle böyle olması gerekiyormuş demek ki diyorum.

Eda’dan bahsetmek için buradayız ama önce senin şu an neler hissettiğini öğrenmek istiyorum. Açıkçası ben hislerimi anlatmak konusunda başarılı değilim ama belki sen anlatabilirsin.

Anlatabildiğim kadar anlatmaya çalışayım. Konuştukça daha iyi ifade edebilirim diye düşünüyorum. Açıkcası bir yanım huzurlu bir yanım üzgün. Huzurluyum çünkü güzel kızım acı çekmiyor artık ve melek oldu. Üzgünüm çünkü bir daha göremeyeceğim, sesini duyamayacağım. Böyle düşündükçe bazen kendimi bencil hissediyorum. Yaşanmamışlıklarına üzgünüm en çok. Pek çok şey istiyordu, yapamadan gitti. Hayat enerjisi yüksek, kendini geliştirmeye çok açık ve güçlü bir insandı. Çok üzülüyordu “Yaşıtlarımız mezun oldu, ben daha okula başlayamadım” diye. ‘Hastalık mı önemli, okul mu?’ diye sorguluyor insan ama bu işin içinde olmak çok başka ben bile o hissiyatı tam olarak anlayamam. Hastalıktan sonra edayı çocuğum gibi hissetmeye başladım. Zaten yakındık ama bu süreçte aramızda anlatılmaz bir bağ oluştu. Küçük kızımı bütün kötülüklerden korumak istedim. Etrafında onu üzen insanlardan, dışarıda ameliyatlı koluna çarpanlardan, hızlı araba kullanıp midesini bulandıran taksicilerden, damar yolunu bulamayan canını yakan hemşirelerden, sigara dumanıyla rahatsız edenlerden, yeri geldiğinde kendi düşüncelerinden. Hatta bazen ailesinden bile. Yapabildiğimi yapmaya çalıştım. Bazen kendimden korudum. Moralim bozukken gitmedim yanına üzmeyeyim diye. Bazen bana da ağır geliyordu gerektiğinde üst üste görüşmedim kendimi tutamayıp ağlarım, moralini bozarım diye. Annesinin acısıyla benimki kıyaslanmaz tabii ki ama canımdan bir parça artık yok gibi hissediyorum.

Vefatı sonrasında annesiyle görüşme fırsatın olduysa ne konuştunuz? Evlat kaybetmek başlı başına bir yıkım ama Günay Teyze tek evladını kaybetti.

Evet inanılmaz zor. Cenazede görüşebildik, çok kötüydü. Günay Teyze’ye yanına gideceğimi söyledim. Artık ben onun bir evladıyım. Beni görünce “Eda seni çok severdi, bizi bıraktı gitti” dedi. Ayrılırken yanına geleceğimi söyledim. Teyzesiyle telefonda görüşüyorum annesi hakkında ondan bilgi alıyorum, tarif edilmez acıyla uğraşıyor. Nasıl olması beklenirse öyle işte.

Allah hepsine sabır versin. Ne diyeceğimi gerçekten bilemiyorum. 

Peki Eda’nın bu hastalığa yakalanmadan önceki yaşamından bahsedecek olursan bize neler anlatırsın?

Komik bir karakterdi, beni çok eğlendirirdi. Bir sürü anımız var. Yetenekli bir insandı. Yemek yapmayı çok severdi. Yabancı youtuberları takip edip birkaç tarifi deneyip en güzel tarifi oluştururdu. Bana bir kere yemek tarifi vermişti. ‘Bir su bardağı + üç yemek kaşığı şeker’ gibi ifadeler var. Dedim “Eda bu ne saçma tarif?”. Meğer Türkiye’de kullanılmayan kap ölçülerini ölçüp Türk usulüne çevirmiş. Çok fazla kitap okur, film ve dizi izler, gündemi takip ederdi. En önemlisi bence dil öğrenmeye aşırı yatkınlığı vardı. İngilizceyi kendi kendine geliştirdi. Hastalık döneminde bile İtalyanca öğrenmeye uğraşıyordu. Tanıdığım en elit insandı, öyle söyleyebilirim. Ne olursa Eda’ya danışırdım. Bilmese bile araştırır öğrenirdi. Dışarıdan bir bakıma daha soğuk ama içten olunca da anne edasıyla yaklaşırdı. Hayvanları -özellikle de kedileri- çok severdi. Kedisi vardı önceden, adı Zeytin. Kemoterapi sürecinde evde kalması yasaklandı. Onu da nasıl sahiplendiğini anlatayım. Oturdukları sitede karşı komşuları olan teyze ve Eda kedilere hep mama ve su veriyorlardı. Site sakinleri kedilerden rahatsız olmuşlar, Eda da kavga ediyordu onlarla. Bir gün mamalarına zehir koymuşlar. Bir sürü kedi öldü. Eda çok üzülmüştü. Zeytin’in annesi de ölen kediler arasındaydı. Annesi istemezdi evde kedi olmasını. Babasıyla iş birliği yapıp annesini kandırdılar “Biraz büyüyene kadar bakacağız” diye sonra annesi de alıştı edanın kedisi oldu Zeytin.

Bizim yazar ekibimizde de Eda’nın yemekleri ve hayvanlara olan sevgisi meşhurdu. Her yemeğin nasıl yapılacağını bilir, tarifini en ince ayrıntısına kadar verirdi. Dil konusunda da dediğin gibi çok başarılıydı. Kitap kulübümüzde kitapları İngilizce okuyan tek kişiydi. Kendisini zorlamayı severdi.

Zeytin nerede şimdi bilgin var mı?

Zeytin’i bir tanıdıklarına verdiler. Son döneminde doktora sormak istiyordu “Artık birlikte kalsak olur mu? Onu çok özlüyorum” diye. Annesi bunu biraz geciktirmek istedi hastalığını kötü etkilemesin diye. Birkaç kez gördü. Uzak değillerdi ama kötü etkilenir diye gidemiyordu pek yanına.

Bu hastalığa yakalandığını nasıl öğrendi? Sana nasıl söyledi?

Uzun bir süreç. Biz lise ikideyken Eda’nın kolunda bir şişlik olmuştu, bunun için doktora gitti. Yağ bezesi olduğunu söylediler, o da pek umursamadı. Büyümediği için korkmadı. Lise sonda beze büyümeye başladı. Mezuna kaldı bir sene, o yoğunlukta uğraşmadı. Üniversiteye başlayınca kötü gözüküyor diye aldırmak için hastaneye gittiğinde kitlenin yağ bezesi olmadığını, kanser bile olabileceğini söylediler. Sonra hastane maceraları başladı. Gerekli tetkikler, testler uzun süre uğraştı. Bu süreçte de birlikteydik. Korkuyordu kanser olmaktan, “Olmayacak” demiştim… “Sonra bunları gülerek hatırlayacağız” dedim. En son kanser olup olmayacağını öğreneceği günün önceki gecesinde telefonda konuştuk. Benim telefonum bozuktu. Annemden, ablamdan falan ulaşıyordum. Bana haber vermesini, ablama mesaj atmasını söylemiştim. Akşam oldu, ben kaç kez aradım ettim açmadı telefonlarımı. Ablamın telefonuna mesaj geldi sonra; ‘Kanser’ yazmış sadece. İlk kez bir mesajda yıkıldığımı hissetmiştim, kalbim göğüs kafesime sığmadı sanki. Ama daha kötüsünü de geçtiğimiz günlerde yaşadım, teyzesinden “Eda’yı kaybettik” mesajı geldiğinde. Beterin beteri var işte. Ulaşmaya çalıştım mesajdan sonra ulaşamadım, açmadı telefonlarımı, kafayı yedim. Büşra diye bir arkadaşımız vardı onunla telefonda konuşmuş onu aradım. Kolundaki kitle tümörmüş, kötü huylu. Yumuşak doku sarkomu. Nedir, ne değildir baktım. Kayahan da bu nedenle vefat etmiş. Eda ölecek diye çok korktum, sadece sorguladım. Dedim “20 yaşında, sigara ve alkol kullanamayan bir insan nasıl kanser olur, nasıl bir illet bu?” Saatler geçti ama bir yıldı sanki. Eda’ya ulaştığımda aşırı sinirli şekilde konuştu benimle. Sesimin titremesine bile izin vermeden yumuşatmaya çalıştım. Öğrendikten bir hafta sonra ameliyat oldu. Kolundaki kas dokusunu alıp belinden kas koydular, bitti sandık. Ameliyat sonrasında tekrar etti testler, biyopsiler… Akciğer kanseri olduğu anlaşılmış. Bunu ben geç öğrendim, aldığı tedavi kolu için sanıyordum meğer akciğer kanseri içinmiş. Bana bile kendini o kadar geç açtı ki…

Anlatmak istemiyordu kimseye. Bana da bundan birkaç ay önce anlattı durumunu. Arkadaşlara söylemememi, kimsenin kendisine acıyarak bakmasını istemediğini söyledi. Kaldı ki bizim ekibimizde bunu yapacak insan yoktur. Eda’nın böyle bir karar almasındaki sebepler nelerdi?

Açıkçası bunu ben de sorguladım. Hatta kendini açmasını, bunu normalleştirmesini istedim. Ama şu an iyi ki sadece yakın gördüklerine söyledi diyorum. Çünkü insanlar gerçekten çok anlayışsız. Eda sevmezdi hastalıktan konuşmayı. Ben bile çoğu şeyi teyzesinden öğrendim. “İnsanların acımasını, konuyu didiklemesini, sürekli bunu sormalarını istemiyorum” dedi. “Ben olsam söylerdim. Sınıfımızdan biri böyle bir şey yaşasa bilmek istemez miydin?” dedim. “Herkes benim gibi değil, insanlar saygısız. Sürekli soracaklar, sinirleneceğim, gerek yok” dedi. Hak verememiştim o zamanlar ama saygı duydum ve onun istediği gibi davrandım. Sonradan da dediğim gibi çok iyi anladım.  Zaten bunu ne kadar az düşünebilirse o kadar iyiydi sürekli buna maruz kalmaktan kendini korudu. Bazen anlatmak istediğinden bahsetti bazı kişilere. Tanıdıklarım vardı, senin gibi tanımadıklarım da. Benim tanıdıklarım lise arkadaşlarımızdandı zaten. Anlatırsa belki rahatlayabileceğini söyledim. Çoğunlukla ben vardım yanında arkadaş olarak ama her zaman yanında olamıyordum. Birilerinin bilmesi ve ona destek olması beni de rahatlatırdı. Liseden başka insanlara söylemedi yine de, ortak insanlara anlatırlar diye. Sana daha rahat anlatmıştır. Senden bahsetti bana, en son görüştüğü arkadaşı sensin. Sanırım en şanslımızsın.

Onu tanımış olmak bile hepimizi şanslı yapıyor bence. Yazarlarımızdan da birilerine anlatmak istedi bir dönem. Fakat sonra başka faktörleri göz önüne alarak kendince haklı sebeplerle vazgeçti bu fikirden. İnsanların ona farklı davranmasını istemediğini söyledi. Senin bildiğin kaç kişi var bu hastalıktan haberi olan? Onların tavırları nasıldı Eda’ya karşı?

Bazı şeyler minik minik biliniyordu. Ne bileyim mesela üniversite arkadaşları kolundaki dokuyla uğraştığının farkındaydı ama kanser olduğunu onlara söylemedi. Okulu bırakınca sorduklarında yurt dışına gideceğini söylemişti diye anımsıyorum. Açıkçası bu dönemde birlikte çok yalanın altına girdik, bazıları aklımda değil. Hastalık sürecinde ben ve üniversite arkadaşları biraz biraz biliyordu. Sonrasında hastane olayları arttıkça yakın gördüğü iki kişiye daha bahsetti kanser olabileceğinden. Kanser olduğu anlaşıldıktan sonra dört kişiye söyledi. Ben, Büşra, Hazal ve Alper. Tabi ailesi biliyordu bir de. Aile içinde de çok yayılmadı bu durum ve çoğu insan vefatından sonra öğrendi. Bazen ailem, bazen arkadaşlarım, bazen kendimle çabaladım Eda’nın yanında olabilmek için. Ailem benim halimi gördükçe Eda’yla bu kadar görüşmemin doğru olmadığını söylediler. Aile işte… Herkesin kendi çocuğu değerli ama az önce de dedim ya Eda küçük kızım gibi oldu bu süreçte nasıl görmeyeyim deyip kendimi düşünebilirdim ki. Sinirleniyordum yaşadıklarımıza öfkemi herkesten çıkarttım; Ailemden, arkadaşlarımdan, kendimden. Moralim bozuk olunca mideme vurur hep. Eda’yla neredeyse her görüşmemizden sonra midem bulanırdı, kusardım. Onun yanında iyi durmaya çalışırdım. Birlikte ağladığımız da çok oldu. Ne bileyim, “Ölsem de kurtulsam” deyince karşımda tutamıyordum kendimi ya da beni çok sevdiğini hiç kimsenin benim gibi olmadığını ifade edince dayanamıyordum. Gerçekten güçlü olmak çok zor benim karakterimde biri için. En zor dayandığım andan bahsedeyim sana. Haziran 2016’da ameliyat olmuştu.  Sonra kemoterapi görmeye başlayacağından bahsediyorduk. İlk kemoterapiyi aldı. Öncesinde saçlarını kazıtması gerekirdi, kıyamadı kuzum saçlarına, kısacık kestirdi. Neyse buluştuk biz de dışarıda. O kısa saçlar nasıl dökülüyor. Sırtı hep saçtı. Starbucks’tan kahve almak için beklerken görmesin diye almak istedim sırtındaki saçları. Elimle de hafif saçlarını okşadım uzun bir süre göremeyeceğimi düşünerek. Ah ne zor andı! O bir tutam saç elimde kaldı. 10 saniyelik duygu seli yaşarken görmesin diye bir de tutmam gerekir kendimi. Bu durumlarda yüz felci geçirmiş gibi hissediyordum. Benimle paylaşsın, her şeyine ben koşayım istedim. O hastanede acı çekerken okula gitmeyi bile hak görmediğim dönemler yaşadım. Ben de hem kendimi hem Eda’yı rahatlatmak için özellikle ilk dönemlerde çok yanında oldum. Üniversitemin ilk yılıydı dersler kolaydı. O nedenle benim için de kolaydı. Sonrasında derslerim çok yoğunlaştı, eskisi gibi her gün yanında olamıyordum. Birileri olsun istedim biliyorum herkes benim yaptığımı yapamaz ama biraz yükümü hafifletecek insanlar aradım.

Şu anlattıklarını dinlemek bile o kadar zor ki…

Anladığım kadarıyla bu hastalığı bilen herkes senin kadar yanında olamadı. Doğru mu?

Olmadı, olamadı diyelim. Biraz Eda’dan, biraz karşı taraftan kaynaklı. Eda hastalıktan konuşmak istemez yayılsın istemezdi. Ben o ne isterse yapmaya çalıştım, yargılamadım, anlamaya çalıştım ve düşüncelerine saygı duydum. Tabii ki hasta diye her şeyine ‘evet’ demedim, bu da ona kötü gelirdi ama yanında olduğumu hissettirdim. Daha iyi geleceğini düşündüğüm şeyleri ona güzelce anlatmaya çalıştım. Bu evreye gelmek çok zordu benim için. Arardım açmazdı, yazardım geri dönmezdi. Kapattı kendini herkese. Kardeş olmak istedim, tek başına bu yükün altına girmesin, ne kadarını paylaşabilirsem birazı da benim olsun istedim. Herkes benim gibi düşünmedi tabii. Ulaştığım bazı insanlar “Eda bizi yanında istemiyor, kendini kapatıyor” dedi. Bir süre dediğim gibi benden başkasıyla görüşmedi zaten. Bu süreçte ben de onu açmaya çalıştım insanların böyle davranabileceğinden herkesin çok başka tepkiler vereceğinden kötü niyet değil de tavır farkı olduğunu anlattım. O da açıkçası söylemek ne kadar doğru bilmiyorum hem dışarı çıkacak biri olsun diye hem de karşısındakini üzmemek için, buluşma ısrarları bitmesi adına bazı insanların tekrar yanında olmasına izin verdi. Arada başkalarıyla da dışarı çıkmaya başladı ama dediğim gibi ikimizin bağı çok farklıydı. Sonrasında benle görüştüğünde şikayetçi olurdu “Yine kimse senin gibi değil” diye.

Hastalık olayını yaşamayanlar belki bu durumu anlamaz. Bizim Eda’yla Suadiye Starbucks’ta ağlama seanslarımız olurdu resmen. Aldık kahvemizi oturuyoruz. Bu arada Eda istediğinde hastalıktan konuşurduk; ben sormazdım, o anlatırdı. Hastanede yaşlıların kendisine acımasından nefret ederdi. Bir gün 26 yaşında bir kız denk gelmiş. Kız atlatmış kontrole gelmiş. “Ben atlattım, sen de atlatırsın ama bu süreçte ailenin ne kadar önemli olduğunu anlıyorsun. “Etrafında bir arkadaşın bile kalmıyor samimi olarak” demiş. Eda da “Ben çok şanslıyım, benim en yakın arkadaşım hep yanımda” demiş. Bunu anlattığında başladık ağlamaya. Hastalığı her yaşayanın derdi etrafında kimse kalmaması burada anlatmak istediğim. Ne yazık ki içeriden bakınca insanlar uzak kalıyor kendileri ne kadar samimi olduklarını düşünseler de.

Bu hastanedeki hikayeyi bana da anlatmıştı. Hastaneye bile gitmek istemediğini söyledi bu sebeple. Birçok hastalığın tedavisinde olduğu gibi bu hastalıkta da moral çok önemli. Yanlış anlamadıysam Eda çevresinden bu morali bulamamış. Bunun için kimseyi yargılayamam, herkes bir şekilde hayatını devam ettirmek zorunda.

Bir şeyi merak ediyorum. Eda’yla 30 Ekim günü görüştüğümüzde çok iyi değildi. Ağrıları vardı, yürürken bir nebze rahat ama otururken çok rahatsızdı. Hatta gittiğimiz kafede bile uzanır pozisyondaydı. Fakat yine de bu kadar çabuk kaybedeceğimizi düşünmemiştim. Hatta kendisi iyileşeceğini üzerine basa basa söyledi bana. Ne oldu bu süreçte de bir anda böyle bir şey yaşadık?

Eda zaten çok farklı psikolojideydi normal olarak. Onu ben bile tam anlayamıyordum. Bazen ben de kızıyordum ama dediğim gibi Eda’nın yanında olmak için kendi iç dünyamla bile uğraştım. Eda da hissiyat olarak yakınlığını hissedemediği insanlara kendini kapattı. Güçlü biriydi ve öyle kalmak istedi. Ne kadar zor bir süreçse farklı insanlara anlatma ihtiyacı hissetti. Zaten tahammülsüzleşmeye başlamıştı. Özellikle ailesine gösterdi bu öfkesini. Öfkeliyken beni aramamaya dikkat ettiğini hissederdim ya da konuşurken bir şeye sinirlenirse bahane bulup kapatırdı. Bu öfkelerin sebepleri de ağrılarıydı. Ben de tam bilmiyorum ama tekrar çok korkmaya başladı diye düşünüyorum. “Ben ölsem siz naparsınız?” derdi, bunu bile düşünürdü. Bir ölüm haberi bile aldığımızda hayatı sorguluyoruz düşünün bir de bu hastalığın içindesiniz her şeyi sorgulamak çok doğal.

Eda’nın tedavisi ilk günden beri hep arttı. Kanserli hücreler çok inatçıymış bir de genç olduğu için ilaçlar arttıkça arttı. En son aldığı tedavi baya ağırdı, zaten ikinci kez almaya bile dayanamadı. Rutin kemoterapisi için gitmişti hastaneye. Sonrasında böbrekleri çok zayıflamış ve kan değerleri düşmüş. Genel olarak bağışıklık problemi, böbrek, kan, enfeksiyon riski gibi şeylerle uğraşırdı. Kemoterapi döneminde daha da hassas olurdu. Her neyse yanına ziyaretçi kabul etmediler ben de göremedim bebeğimi. Yemek de yiyememiş birkaç gün. En son yoğun bakıma alındı gece. Öğlen saatlerinde de vefat etti. Kalbi durmuş. Anlattığım gibi artık dayanamadı. Bir anda değil, ilaçların etkisiyle uzun süreçte acılı bir biçimde gerçekleşti maalesef.

Aklıma takılan bir şey var. Yaptığımız görüşmede Eda’ya korkup korkmadığını sormuştum. Bana çok korktuğunu ama iyileşeceğine inandığını söylemişti. “Bende ölecek göz var mı?” dediği an hala gözümün önünde.Fakat sana başına bir şey gelmesi durumunda bana haber vermeni tembihlemiş. İnsanlara üzüntü vermemek adına böyle davrandı belki de bilmiyorum. Bu hastalıktan kurtulacağına inanıyor muydu sence?

Bence inançlıydı ama yoruldu. Çok uzun bir süreçti. Bazen yıkıldı bittiğini hissetti, bazen yeneceğine inandı. Kısacası sürekli sorgu halindeydi ama şunu söyleyebilirim hiç bir zaman kendini bırakmadı. Gerçekten güçlüydü. Lisede antibiyotik bile içerken midesi bulanan kızdan bu performansı beklemediğimi açıkça ifade etmek isterim. Bana zaten korktuğundan dert yanardı. Tabi ki sürekli değil ama dayanamadığı noktalarda. Az önce de dediğim gibi sorguluyordu sürekli. “Ölürsem ne olur, hayatta kalırsam ne olur?”,  “Tekrar ederse yine mi kemoterapi göreceğim, bu hastalıktan şimdi kurtulsam bir daha ki seferde kurtulabilecek miyim?” gibi. Bu sorularla sürekli baş etmeye çalışıyordu. O anki ruh hali, tedavisinin yoğunluğu, ağrıları, her şey etkiliyordu. Bir kere dayanamadığını söyleyerek ağlamıştı telefonda. “Şimdi bitse yine olacak. İsyan etmek istemiyorum ama ne olacaksa olsun artık ölmek istiyorum. Hayatım boyunca bununla yaşayamam” dedi. Ben de sakinleştirmeye çalıştım. “Gözde seni çok seviyorum. İyi ki varsın. Senden başka birine söylediğimde bunları takmamamı söylerlerdi, sen çok farklısın” dedi. Ben de başladım ağlamaya. Evet başına bir şey gelirse neler yapmam gerektiğini bana söyledi. Düşünsenize karşınızda canınızdan biri var ve “Öldüğümde bunları yap” diyor ve bu bir gün gerçek oluyor hayat ne kadar garip.

Neler istedi senden?

Bunu ben de düşündüm, yoğunlaştım yavaş yavaş canlanıyor; malum ben de toparlanma sürecindeyim. Örneğin herkese ölümünün haberini vermemi istedi. Makyaj malzemelerinin bende kalmasını istedi. Üsküdar Üniversitesi’ne mail atmamı istedi. Lisedeki küs olduğu arkadaşlara hakkını helal ettiğini söylememi istedi. Bir de özellikle bazı arkadaşlarıyla konuşmamı istedi onlarla buluşacağım.

Liseden arkadaşlarınız mı?

Evet. Birkaç kişi.

Senden onlara iletmeni istediği bir şey var mı? Özel değilse öğrenmek isteriz.

Onlardan bana bahsettiğini, onları sevdiğini, hastalığını söylememe sebeplerini anlatmamı istedi ve sanırım onlarla görüşmenin bana da iyi geleceğini düşündü.

Eda sana sitemizdeki yazarlık sürecinden ve bizlerle olan ilişkilerinden bahseder miydi?

Evet, evet çok anlatırdı. Oradaki arkadaşlık ortamını seviyordu ama yazı yazamayınca birileri soracak diye çekiniyordu. Söylemek istemiyordu, okuldan dolayı pek uğraşamadığını söylemişti sitedekilere. İsmen hatırlamasam da bazı insanlardan çok bahsediyordu. Özellikle senden. Sana da söyleyip söylememe konusunda çekiniyordu zaten. Ben de “Kendine yakın görüyorsan söyle” dedim. Bildiğim kadarıyla siteden bir tek sana anlattı. Arada grubunuzdan mesaj geldiğinde çok gülüyordu, bazen strese giriyordu insanlar soracak diye. Benim de hoşuma gidiyordu açıkçası bu ilişkiniz. Okul yok, başka bir ortamı yok, kendini dış dünyadan soyutlasın istemiyordum. Sizinle biraz kafa dağıtıyordu, insanlarla iletişimde kalıyordu bir şekilde. Kendim ve ailesi adına hepinize teşekkür ederim.

Keşke beni dinleyip bizim ekibe durumu anlatsaydı. İstanbul’da olan arkadaşlar onu hiç yalnız bırakmaz, benim gibi şehir dışında olanlar da zaman zaman ziyaret ederdi Eda’yı. Bu durumu kendi içimizde kabullendik ama bu maalesef üzüntümüzü hafifletmiyor. Onu gerçekten çok seviyorduk. Bizim her sabah günaydın mesajlarımız meşhurdur. Sabah 7 ya da öğlen 3 fark etmez, her gelen günaydın der. Eda bir sabah gruba “Gurmornik” yazdı yanlışlıkla ve bu söz onun üzerine yapıştı. Eda’nın haberini aldığımızdan beri kimse günaydın mesajı yazamıyor grupta. Rutinimize ne zaman dönebileceğiz bilmiyorum ama baş editörümüz Ayça bize güzel bir tavsiyede bulundu ve Eda’nın bu hastalıkla uğraşırken bile siteden vazgeçmediğini, onun ardından bizim de vazgeçmemizi istemeyeceğini söyledi. Sanırım hepimiz bundan sonraki her yazımızda biraz da Eda için yazacağız.

Gözde sohbetimizi burada noktalıyorum. Fakat bilmeni istediğim bir şey var. Sen gerçekten çok iyi bir dostsun. Herkesin harcı değildir böyle bir hastalıkla savaşan birinin yanında durabilmek. Eda’nın instagram hesabına giren herkes neredeyse her fotoğrafında seninle olduğunu görecektir. Bu seni ne kadar başka bir yere koyduğunun ispatıdır. Bundan sonraki hayatında umarım böyle acılar yaşamazsın. Yüzün kadar güzel bir hayatın olur.

Bu arada lütfen hepimiz adına Eda’nın annesine selamlarımızı ve taziyelerimizi ilet. Böyle bir evlat yetiştirdiği için ona ne kadar teşekkür etsek az. Eda hepimizin hayatında çok güzel bir detay olarak kalacak.

SON SÖZ: Bizler Dizi Haber sitesi yazarları olarak farklı şehirlerden çalışan insanlarız. Fakat bazılarımız hiç yüzyüze görüşememiş olsa da birbirine sıkı sıkıya bağlı büyük bir aileyiz. Üç sene önce hobi amaçlı yazmaya başladığımda “Bora, bir zaman sonra buradaki yazarlarla aranda öyle bağlar kuracaksın ki her gidene üzülecek, bir gün senin de veda etmen gerekirse diye endişeleneceksin” deseler kahkahalarla gülerdim. Yalan değil, tatsız ayrılıklar da yaşadık ama bu siteyle hayatıma girmiş olan herkesten bir şeyler öğrendim ve öğrenmeye devam ediyorum. Eda’nın vefat haberini aldığımdan beri diğer yazar arkadaşlarımın başına gelebilecek şeylerden daha da korkar oldum. 

Ayça, Kamil, Umut, Hafize, Şebnem, Batuhan, Ozan, Arzu, Salih, Nisan, Utku, Mustafa, Yağmur, Elifcan, Duygu… Yazarımız olmuş ya da olacak herkes… Kendinize çok dikkat edin ve hep iyi haberlerle gelin bize.

Ve sen Eda… Gittiğin yerden her sabah bize “Gurmornik” demeyi unutma… Seni seviyoruz.

Bora Yıldırım

Bön Türk.

Önceki Yazı

The CW, City of Ghost romanını ekrana uyarlıyor

Sonraki Yazı

Les Miserables’ten karakter görselleri ve tanıtım yayınlandı