Mr. Sloane | Sonunda “E” ile… Sloane Meydanı Gibi

Bir İngiliz komedisiyle daha karşınızdayım. 2014 yılında tek sezon olarak yayınlanmış, ikinci sezon onayı alamamış bir komedi dizisi. Tam olarak komedi diye tanımlamak doğru olmayabilir aslında, biraz durum komedisi, biraz absürt komedi var. Ama sonuçta trajikomik bir hikaye izliyoruz altı bölüm boyunca. Evet, dizi yaklaşık 20 dakikalık altı bölümden oluşuyor. O yüzden izlemesi de kolay ve izleyici hikayeden sıkılmadan dizi bitiyor.

Künyesinden bahsedeyim biraz sizlere; dizinin yaratıcısı ve yönetmeni Emmy ödüllü Robert B. Weide. Kendisini en son Curb Your Enthusiasm‘da yönetmen ve yapımcı koltuğuna oturduğunu biliyoruz. Zaten Emmy ödülünü de buradaki yönetmenliğiyle almıştı. Oyuncu kadrosuna baktığımızdaysa Nick Frost ve Olivia Colman gibi hem tv’den hem de sinemadan aşina olduğumuz yüzleri görüyoruz. Nick Frost son olarak karşımıza Into the Badlands dizisinde çıktı. Olivia Colman’ı ise en son Flowers ve Broadchurch dizilerinde izledik, izlemeye de devam ediyoruz. Fakat bu yıl, benim merakla beklediğim bir dizide daha göreceğiz Olivia Colman’ı. The Crow‘un tamamen değişmiş kadrosuyla çektiği 3. sezonunda Kraliçe Elizabeth olarak izleyeceğiz. Mr. Slone kadrosu elbette bu kadar değil, ama en çok dikkat çeken iki isim bunlar.

Konusuna bakalım biraz; 1969 İngiltere’sindeyiz. Watford isimli küçük bir yerde yaşayan Jeremy Sloane’un trajikomik hikayesini izliyoruz altı bölüm boyunca. İşinden kovulmuş, karısı tarafından terk edilmiş olan Jeremy hayatına devam etmeye çalışıyor. Elbette bu söylendiği kadar kolay olmuyor. Çünkü Jeremy de aslında bazı şeylere takıntılı bir insan. Altı bölüm boyunca Jeremy’i arkadaş grubunda absürt sohbetlerde ve komşusuyla sinirbozucu dialoglarda görüyoruz. İngilizler’in kendilerine has absürtlükte hazırlanmış bu dialogları izlemek seyir keyfini bir hayli artıyor.

Hikayemiz sadece bunlardan ibaret değil tabi, karakterimizin başına olmadık zamanlarda olmadık şeylerin gelmesi komedi dizilerinin en bilinen klişesi olsa da, Jeremy’nin farklı kişiliği karakterimizin içinde bulunduğu durumu daha ilginç kılıyor. Zira Jeremy tam bir “gramer nazisi” (evet sevgili okuyucu, biliyorum sizin içinizde de var onlardan :)) Konuşurken bile insanların kullandıkları yanlış kelimeleri düzeltiyor ve soyismiyle de sorunları var. Çünkü insanlar soyismini hep yanlış yazıyor! Haliyle düzeltmek ona kalıyor.

Karakterimizin bu tür takıntılarını izlemek oldukça eğlenceli ama olayın trajik kısmını da atlamıyor hikaye… Zaman zaman Jeremy’nin hikayesindeki “üzücü” bölümleri de izliyoruz yani. Bazen flashback hikayeleri, bazen günümüzde yaşadıkları karakterimizi olduğu kadar izleyiciyi de düşündürüyor. Özellikle finalde karısıyla girdiği diyaloğu oldukça beğendim ben.

Öte yandan dizinin nostaljik havası baya iyi yansıtılmış. 60’lar modası erkeklerde çok belli olmuyor ama kadınlarda kelimenin tam anlamıyla “ben burdayım” diyor. Çok sevdim! Müziklerdeki başarılı seçimlerden dolayı bu seçimleri yapanlara bir teşekkürü borç bilirim. The Kinks, The Who gibi dönemin kayda değer gruplarından seçilmiş şarkıları bazen dizide bazen bitiş jeneriğinde duymak çok hoşuma gitti.

Dizinin finalini başarılı bulmakla birlikte, ikinci sezonda izlenecek bir hikaye bırakıyor olması “keşke sezon onayı alsaymış” diye düşündürüyor izleyicisine. Zira finalde karakterimizi farklı bir noktada bırakıyoruz ve bundan sonra ne olacak merak ediyoruz. Yine de bu finalle yetinecek izleyicinin de çok olacağından eminim. Yani sizi eksik bir hikaye beklemiyor, “devamı olsa izlerim” diyebileceğiniz bir hikaye bekliyor. buyrun bu da fragmanı;

Hafize Mutlu

Bazen hayatımın kalanını sadece anime, dizi ya da film izleyerek geçirmek istediğim doğrudur.

Önceki Yazı

Elite’nin İkinci Sezon Çekimleri Başladı

Sonraki Yazı

Netflix, Grace and Frankie’nin 6. Sezonunu Onayladı