Huysuz İhtiyarlar Senfonisi | The Kominsky Method

Dizilerin motivasyon ilacı ödül törenleri başlamadan kısa süre önce, sosyal medyadan severek takip ettiğim Kaan Sekban bu diziyi önermişti. Komedi, müzikal ve sahne şovları konusunda ortak beğenilerimiz olduğu için diziyi listeme aldım. Lakin on parmağında sekizotuz marifet bir insan olduğum içün de Kasım ayında ekranlara düşen The Kominsky Method‘u yazmak ancak bu haftaya nasip oldu. Araya iki turnuva, bir yazma-ama sonunu getirememe macerası, beş çeviri, dört kitap kulübü kitabı ve üç şehirlerarası gezi girdi. Yağan yağmurları, kesilen elektriği ve kağnı hızındaki interneti saymıyorum bile.

İzleyenlerin “bak kesin ödül alacak” dediği The Kominsky Method, başrolündeki Michael Douglas’a Altın Küre Ödülleri’nde Komedi/Müzikal kategorisinde En İyi Erkek Dizi Oyuncusu Ödülü’nü getirdi. Ben de baktım konu beni ilgilendiriyor (BDH’nin en yaşlısı olmak kolay değil), dur dedim, boyumun ölçüsünü alayım. Efenim buyrun, karşınızda, birlikte geçirdikleri yılların sayısını unutan, hayatın ikinci baharına gelmiş iki dostun, iki huysuz ihtiyarın senfonisi: The Kominsky Method…

THE KOMINSKY METHOD

Eyvah Chuck Lorre!

Ben bu ismi ekranın sol alt köşesinde siyah zemine Comic Sans fontla ne zaman görsem, dizinin adına bakmadan kahkahamı hazırlarım. Bol kinayeli, gülme garantili, zekice planlanmış bir dizi beni bekliyordur, kesin. Efendim olay şöyle cereyan etmiş olabilir; Chuck Lorre, Al Higgins ve Michael Douglas ile bir araya gelip el ele tutuşmuşlar, yürütücü yapımcı olmuşlar.

Sonra Chuck Lorre, Al Higgins ve David Javerbaum oturmuşlar bir masaya, yazmışlar senaryoyu. Hani şu klasik Amerikan yol üstü kafelerinde, kırmızılı kareli piknik örtüsü serili kafeden bahsediyorum. Sabahın 6’sından beri kaynayan katran rengi kahveden içmesi farz olan o kafedeki koyu renkli ikili koltuklara karşılıklı oturmuşlardır. Tabii oyuncu kadrosunda ağır toplar olunca, Chuck Lorre yalnız çalışmam demiştir ki yönetmen koltuğunda Lorre’nin yanında Andy Tennant, Donald Petrie ve Beth McCarthy-Miller da var.

Eyvah Douglas Jünyor!

Altın Küre’de daha önce de ödül alan, Oscar törenlerinin gediklisi, yeteneği genetikten gelen (babası Kirk Douglas ben ve benden önceki jenerasyonun çok iyi bildiği efsane bir isimdir) Michael Douglas (Sandy Kominsky) ile Little Miss Sunshine filmindeki başarılı performansıyla Oscar alan Alan Arkin (Norman Newlander), The Kominsky Method’ın başrollerinde yer alıyor. Ayakta alkışlanacak performanslarıyla sinema dünyasının başarılı iki ismi, Netflix’in kahkahalara doyamayacağınız hayat, sanat, felsefe, romantizm ve kinaye dolu dizisi The Kominsky Method’ta bir araya gelmiş ve ortaya çok eğlenceli bir yapım çıkmış.

Michael Douglas Altın Küre’de aldığı ödülü babası 102 yaşındaki Kirk Douglas’a ithaf etti. Dedim ya genetik bir şey bu. Çocukluğum, Kirk Douglas başta olmak üzere birçok Amerikalı-Avrupalı film yıldızına hayran bir ailede geçti. Konu yaştan açılmışken, aynı ailenin en yaşlısı merhum anneannem Naile hanım, en çok San Francisco Sokaklarını sever ama M.Douglas’tan değil Karl Malden’den yana taraf tutardı, ismi aklına gelmeyince de “hani patates burunlu adamın dizisi” derdi. Ben Douglas’çıydım. Sonraki yıllarda Fatal Attraction, Basic Instinct, A Perfect Murder ve sayısız başka filmle babası gibi çok başarılı bir çizgi tutturdu Michael Douglas. Şimdi onu daha önce izlediklerimden biraz farklı bir rolde görünce de tutuldum diziye. Çok sevdim. Siz de sevin istiyorum.

Aklını Alırım Gençlik…

The Big Bang Theory, Two and a Half Man, How I Met Your Mother, Everybody Loves Raymond… Bu dizilerdeki ergenin bir tık üstü, döneminin yeni neslini yansıtan gençlik algısını hatırlayın. Gelenekle ve geleneksel olan her şeyle, olgunluk veyahut diğer adıyla yaşlılıkla dalgasını geçen bir dönemin benzer, eğlenceli komedi dizilerini hatırlayın. Yalanım yok, bu dizilerin hayranı olduğumu söyleyemem (daha doğrusu yaş ilerledikçe o kadar sevemiyorum). Belki size de böyle geliyordur, 20’lerinizde ağız dolusu güldüğünüz dizi, 40’ınıza geldiğinizde (aynı ya da benzer tattaki dizi) canınızı sıkıyor veya güldürmüyordur.

Bunda bir sakınca yok, dönem farkı diyelim, geçelim. Ama bu dizilerde iki cümlesinden birinde lafı gediğine koyan o baş karakter var ya. İşte esprileri sevmesem de o karakterlere hastayımdır. Şimdi siz onlardan birini alın (TBBT Sheldon olabilir bak). Yanına HIMYM Barney’i de katıp bu ikisine elli yaş ekleyin. İşte karşınızda Sandy ve Norman.

Sen Olmasan Ben Ne Yaparım?

Dizide Michael Douglas, kısa süren oyunculuk kariyerinin ardından Hollywood’da oyuncu koçu olarak yaşamını sürdüren Sandy Kominsky rolünde. Sandy yeni nesil oyuncu olmak isteyen, tabii günümüz eğilimlerine ve beklentilerine sahip gençlerle uğraşmak zorundadır. Hayatı boyunca gerçek sorunları menajerine ve sonra kızına bırakan Sandy, biraz vurdumduymazdır ama Norman gibi değildir. Kimse Norman gibi olamaz!

İnsanın hayatında sen olmasan ben ne yaparım diyebileceği en az bir kişi olmalı. İşte Sandy’nin Norman’ı böyle biri. Aslında Norman için de Sandy böyle biri, ama Norman huysuz ihtiyarların bol ödüllüsü. Burnundan kıl aldırmayan doğrucu Davut’u. Norman için Sandy her daim “yine mi sen” veya “az öteye git.” Ama onsuz da yapamaz…

Sandy’nin menajeri Norman’a Alan Arkin hayat veriyor. Norman Newlander için hayat artık eskisi kadar parlak değildir. Eşi ağır bir hastalık süreci yaşamaktadır. Norman’ı farklı kılan, sürekli doğruları söyleyen, biraz umutsuz biraz gerçekçi ruh halidir. Depresyondadır Norman. Ama çaktırmaz. Hastalık ardından ayrılık getirince onu teselli edecek kişi yine Sandy olacaktır. Dizi hakkında fazla spoiler vermek istemiyorum, bu nedenle birkaç güzel bilgi verip kapatayım.

Başından sonuna her anında tipik Amerikan esprilerini izleyebileceğiniz, özellikle Douglas ve Arkin’in kendi karakterleriyle dalga geçmekte beis görmeyen replikleri sayesinde gökkuşağına dönüşen dizi, yaklaşık 30 dakikalık 8 bölümden oluşuyor ve ikinci sezonu da onay aldı (kutlamalar başlasın!)

Sizleri ikinci sezon tanıtımıyla başbaşa bırakıyorum ve bu diziyi kaç yaşında olursanız olun izleyin diyorum. Çünkü birgün hepimiz orada olacağız… Spoilerimsi not: İki şeyi kaçırmayın derim; birincisi Norman’ın being human and being hurt are the same damn thing replikli sahnesi ve huysuz ihtiyar çok haklı. İkincisi de doktor rolüyle Danny De Vito pek eğlenceli… Doktor demişken, mD House’taki güzel doktor Lisa Edelstein (Phoebe) ve Castle’ın Martha karakteri Susan Sullivan (Norman’ın eşi Eileen) ile karşılaşmak güzeldi.

 

 

Arzu Kayhan

Hayatın üçüncü sayfa polisiyesini yazıyor. Yabancılaşma temalı polisiye bir romanı var (YAD). Ayrıca çevirmen. Aslında bu bilgiler arama motorlarında zaten var. Sen Birdizihaber'den ve şuradan takip et yeter: www.sanahaber.blogspot.com

Önceki Yazı

Golden Globe Ödüllü Colin Farrell The North Water’da

Sonraki Yazı

Kuzgun, 2. bölüm basın özeti ve bölüm içi görseller yayınlandı