Russian Doll | İnceleme

Netflix, gün geçtikçe daha çok içerik sunarak büyük bir dizi keyfi verip kolaylık sağlasa da aynı zamanda ne izleyeceğime karar vermemi de zorlaştırıyor. Son birkaç ayda, zamansızlıktan sadece popüler yapımları izlemek gibi bir yola başvurdum ama bunun hata olduğunun farkına yavaştan varıyorum. Düşündürüp beynimi yakan o büyük prodüksiyonlu diziler ne kadar güzel olsa da bazen kafa dinlemek için kendisini dümdüz izleten dizilere de ihtiyaç duymuyor değilim. Son zamanlarda Netflix; You, Sex Education ve Russian Doll dizileriyle bana çok kıyak geçti bu konuda.

Yakın zamanda okuduğum “Güngezgini” çizgi romanı, ölüm konusundaki düşüncelerimi çok değiştirdi. Her bölümün sonunda ana karakterin farklı şekilde ölmesi, çizgi romana şüphesiz eşsiz bir konu sağlıyordu. Bu konu her ne kadar ilgi çekici olsa da televizyonda ya da sinemada bir Güngezgini uyarlaması görmeyi asla istemem çünkü ekranda yapısını koruması çok zor. Netflix’te buna benzer bir konu işleyen Russian Doll’u görünce anında izlemeye koyuldum.

Harry Nilsson’ın “Gotta Get Up” parçasıyla başlayan dizi ilk dakikadan itibaren beni kendisine bağladı. Natasha Lyonne’nun inanılmaz enerjisi bundaki en büyük etkendi. Aslında en önemsiz karakterler bile oyunculuk açısından çok iyiydi ve bu karakterlerin hemen hepsi stereotip dediğimiz kalıp özelliklere sahip kişiler. Bu yöntem son zamanlarda, özellikle Netflix etiketli dizilerde, çok fazla kullanılıyor ve absürt olmaya başladı ama bu dizinin mizacına çok uygun olduğu için göze olumlu şekilde çarpıyor.

Russian Doll sekiz bölümden oluşuyor, her bir bölümü ortalama 25 dakika. Yani yaklaşık dört saat gibi bir izleme süresi var. Zaman çizgisi, paralel evrenler, ölüm döngüsü gibi öğelerin bu kadar kısa sürede işlenmesi aslında zor ama dizi bunu nispeten başarabilmiş bence. Russian Doll’un en sevdiğim yanı sordurduğu sorular oldu. İlk bölümden son bölüme kadar sürekli kafamda sorular döndü ve son bölüme geldiğimde aklımdaki soruların yarısı bile cevaplanmamıştı henüz. Aslında son bölüm bittiğinde bile sorularımın çoğu cevaplanmadı yani dizi birçok şeyi ucu açık bırakıyor ama buna rağmen sonu beni fazlasıyla tatmin etti.

Ayrıca sonunda iki ana karakteri ilişkiye başlatma klişesine girmemelerine sevindim. Aslında Alan’ı dizide ilk kez gördüğümüzden beri bunun olacağına dair bir korkum vardı ve sezonun ortasında ikisinin yatağa girdiğini gördüğümde dizinin gidişatından umudum neredeyse kesilmişti. Birbirini seven iki insan, sonsuz zamanları var. Dizinin gereksiz aşk komedisine evrilmesi kaçınılmazdı. Yani öyle sanmıştım ama değilmiş. Bu ikilinin ilişkisi dizinin kalan bölümlerde inişli çıkışlıydı hatta birbirlerinden nefret ettikleri bile oldu. Aslında bu, tam olarak şundan kaynaklanıyor: içinde bulundukları sürekli ölüp dirilme durumu olmasa birbirleriyle arkadaş bile olabilecek tipler değiller. Böylece zaman zaman ortaya bir çatışma çıkması çok doğal.

Dizi metafor kullanma konusunda inanılmaz işler yapmış, özellikle ayna metaforu çok başarılıydı. Övülecek bir diğer nokta da diyaloglar. Nadia’nın Ruthie ve Horse ile olan diyalogları o kadar iyiydi ki şu üçlü karşıma geçip sabaha kadar konuşsalar dinlerim. Herhangi bir 25 dakikalık dizide göremeyeceğiniz türden felsefik ve psikolojik diyaloglar dönüyor.

Russian Doll bittiğinde canımı sıkan tek şey, “Neden bu ikisi?” sorusunun bir cevabının verilmemiş olmasıydı ama bu döngüden kurtulmaları öyle güzel açıklandı ki bu belirsizliği göz ardı edebildim. Nadia’nın geçmişte annesiyle, Alan’ın da günümüzde kız arkadaşı Beatrice ile yüzleşmesi gerekiyordu ve birbirlerinden yardım alarak bunu başarabildiler.

“Mutlu olacağına söz veremem ama yalnız olmayacaksın.”

Salih Çiftçi

Önceki Yazı

Engin Alkan, Kardeş Çocukları ile televizyona geri döndü

Sonraki Yazı

Kadın, 49. bölüm ilk tanıtımı yayınlandı