True Detective | 3. Sezon İncelemesi

“Biri zamanında bana, “Zaman, çember gibidir. Yaptığımız veya yapacağımız her şeyi, sonsuza kadar tekrar tekrar yapacağız. Ve o asker, sonsuza kadar tekrar tekrar o ormanda olacak.” demişti.”

Uzun bir bekleyişin ardından bize gerçekten de kaliteli bir dedektiflik hikayesi sunan True Detective’e kavuştuk. Hem Game of Thrones final sezonu hem de heyecanla beklediğim Watchmen ile HBO bu yıl gönlümde taht kuracak derken True Detective de sürpriz bir şekilde bu yarışa dahil oldu. Sürpriz diyorum çünkü çok başarılı hatta kusursuz bir ilk sezonun ardından hayal kırıklığı yaratan ikinci sezon gerçeği, gelen üçüncü sezon için umutlarımın önüne taş koyuyordu. Fakat sekiz bölümün ardından söyleyebilirim ki doğrusuyla yanlışıyla çok iyi bir True Detective sezonuydu. İlki kadar kusursuz değil ama ikinci sezondan kat kat iyiydi.

İlk sezonda iki, ikinci sezonda üç dedektifi ön plana alan dizi, bu kez bir tanesine odaklanıyor: İki Oscar ödüllü Mahershala Ali’nin can verdiği Wayne Hays’e. Tabii ki ortağı Roland West de dizide çok büyük yer kaplıyor ama Hays’in başrol olduğu çok açık. Mahershala Ali’nin mükemmel performansına ve büyük özenle yaratılmış Wayne karakterine rağmen Roland’ı da en az Wayne kadar görmeyi isterdim. Çoğu zaman Hays’in sinirini bozsa da ilk bölümden son bölüme kadar benim en sevdiğim karakter oldu. Sezonun başında eğlence için hayvanları vurmak isteyen bir adamın en zor anında bir köpeğe sığınması ve yaşlılığında bir sürü köpeğe bakması kapı gibi bir “karakter gelişimi” örneğiydi. Roland’ın hayatından daha çok şey görmek istememe rağmen bir gerçek var ki o da başrolün Dedektif Hays olduğu. Hikaye onun perspektifinden anlatılıyor ve o diğer karakterlere ne kadar ulaşıyorsa biz seyirciler de o kadar ulaşabiliyoruz.

Yine bir suçla karşı karşıyayız fakat dizi sanki bu suçtan çok suçun insanları nasıl etkilediğini anlatıyor. Bu suça dayanan bir ilişki, Wayne ve Amelia. Bu suça dayanan bir partnerlik, Wayne ve Hays. 1980 yılında meydana gelen olay bu ilişkinin ve partnerliğin peşini bırakmıyor. Önce 1990’da, sonra 2015’te. Hikayenin bu üç zaman diliminde ayrı ayrı anlatılacak olmasına başta ön yargılı baktım ama parçalar yavaş yavaş yerine oturdukça senaristlerin ne kadar doğru bir yol izlediğini gördüm. Yaşanıp bitiveren bir olaydan çok yıllarca etkisini sürdürerek insanları esir alan bir süreç izletmek izlemişler. Bunun akıllıca ve estetik dolu geçişlerle olması sinematik açıdan baktığım zamanlarda beni çok etkiledi. Her bölüm bittiğinde bu tür sahneler için geri dönüp inceledim. Sezon finalinde, olayı çözecekleri pembe odaya girerken karşılaştıkları aynada genç hallerinin yansımasını görmek bu durumun tepe noktasıydı. Ayrıca sekiz bölüm içindeki her bir zaman diliminde olaylar aynı hızda ilerliyor böylece bu üç zaman dilimli yöntemin inişli çıkışlı olmaması sağlanmış.

Biraz da sorunlardan bahsedelim. Olay iki kardeşin kaybolmasıyla başlasa da erkek kardeş Will’in ölümüyle ibreler tamamen Julie’ye çevriliyor. Bu doğal olarak böyle olacak tabii ama çocuğun çabuk unutulması biraz canımı sıktı. 3. bölümden sonra adı bile geçmedi. Hikayemiz tamamen kız çocuğuyla alakalı ve biz bunu anlatacağız diyerek çocuğu bir kenara atmışlar resmen. Ayrıca Wayne ile röportaj yapan gazeteci kadının da hikayede hiçbir yeri yok. 2015’ten önceki zaman dilimlerine geçiş için bahane olmuş gibi bu röportaj ama sorulan bazı sorular o kadar gereksiz ve alakasız ki o sahneleri neden izlediğimize hala anlam veremiyorum. İçi boş bırakılan bir diğer durumsa Wayne’in oğlu Henry’nin bu kadınla bir ilişkisinin olması. Neden bunu öğrendik, bu bilgiyle nereye vardık? Koca bir boşluk.

Rahatsız olduğum bir diğer nokta da çocukların babası Tom Purcell’in ölümünün geçiştirilmesi. Karakteri öldürmüş olmaları benim için ayrı bir sorun zaten, kendisini canlandıran Scott McNairy çok iyi bir performans sergilemiş. Adamın daktiloyla intihar notu bırakmasından şüphelenilmesine rağmen üstüne gidilmedi. Bütün hikayenin en büyük suçlusu anne Lucy Purcell olmasına rağmen adam şüpheli olarak gitti, hakkının verilmemesine üzüldüm. Bu boşluklar çok rahatsız edici olmamasına rağmen doldurulsaydı diziyi çok daha iyi bir konuma taşıyabilirdi.

Gelelim olayların çözüme kavuşmasına. Önceki sezonların aksine üçüncü sezon büyük bir bölüm sonu canavarıyla bitmedi. Bu tercihi çok beğenmeme rağmen bunun yapılış şekli o kadar, o kadar kötüydü ki benim için büyük hayal kırıklığı oldu. Adını üçüncü bölümden beri duyduğumuz tek gözlü siyahi adamın çıkıp bütün olayı üç dakikada tıkır tıkır anlatması çok sinir bozucuydu. Bütün sezon bunu mu bekliyorduk, buna mı hazırlandınız? En azından birkaç ipucu birleştirseydiniz ya. Her şeyin cevabı Wayne’in kapısında günlerce bekleyen adamdaymış. Olay anlatılırken giren flashback sahneleriyse ayrı bir rezaletti. Bu bütçeye yakışmayacak çekimlere maruz kaldık, özelikle Will’in kafasını taşa carptığı sahne. Neyse ki her şey aklımda soru bırakmayacak şekilde anlatıldı da bütün sezonun üstünü çizemedim.

Bunlara rağmen olayların Wayne için kapanış şekli beni fazlasıyla memnun etti. 35 yıldır yapmayı istediği şeyi yaptı ve Julie’yi buldu. O sahnede her şeyi unutup geri dönecek diye çok korktum ama suyu içtiği an her şeyin farkında olduğunu gözlerinde gördüm. Ve bunu Julie’ye açmaması çok doğru bir karardı bence. Kızı buldu, hikayeyi bitirdi. Konuyu uzatsaydı her şeyi mahvedebilirdi ve başına gelen onca şeyden sonra Julie’nin kurduğu hayatı bozabilirdi. Bu sahneye Roland’ın da dahil olmasını isterdim çünkü Wayne hastalığı gereği her şeyi unutacak ve belki de tekrar tekrar olayı çözmeye çalışacak. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, Wayne karısı Amelia’nın yazdığı kitabı bir kerecik okumuş olsaydı dava çoktan çözülmüş olacaktı. Ayrıca gözüme çarpan ufak bir ayrıntı da hoşuma gitti, 2015’te izlediğimiz Wayne ne zaman hayalinde karısını görse Amelia bardaki evlenme teklifinde giydiği kıyafetleri giyiyordu. İşte böyle, sonu iyi gelmese de başarıyla yazılmış bir suç hikayesi izletti bize True Detective ve ilginç olan şu ki, dizi Wayne’in kayıp Julie’yi aramasıyla başlayıp Julie’nin hafızasını kaybetmiş Wayne ile karşılaşmasıyla bitti.

Salih Çiftçi

Çizgi roman, dizi, basketbol, oyun.

Önceki Yazı

The Haunting of Hill House’ın 2. sezonu 2020’de gelecek

Sonraki Yazı

2019 Yılında Final Yapacak Diziler