Love, Death & Robots | İnceleme | İlk 9 Bölüm

Son zamanların ilgi çekici türlerinden olan antolojinin son örneğine Netflix ile kavuştuk. Fragmandan görüldüğü kadarıyla ilginç şeyler izleyeceğimiz belliydi fakat bu kadarını da beklemiyordum. Her bölümün tadı damağımda kaldı. Death, Love & Robots, animasyonun geldiği son noktayı gösteriyor bence. Cyberpunk, aşk, ölüm, teknoloji, kıyamet, uzay gibi çok çeşitli konular işlenmiş, bu yüzden her izleyici dizide kendinden bir şeyler bulabilir.

David Fincher ve Tim Miller imzalı dizinin seslendirme kadrosunda da Mary Elizabeth Winstead, Topher Grace, Gary Cole, Nolan North gibi ünlü isimler var. Bölüm uzunlukları altı ile on yedi dakika arasında değişiyor. Biraz kısa olsa da görsellik kalitesini izleyince bunun sebebini anlayabiliyorsunuz. Zaten iki veya üç bölümün haricinde, süre hikayeyi kısıtlamamış. 18 bölümün hepsini bir solukta izledim ve ilk dokuz bölümü inceledim. Geri kalan son dokuz bölümün incelemesini ise yazar arkadaşlarımdan Kamil şurada yaptı.

Bölüm 1 – Sonnie’s Edge

İlk bölüm Peter F. Hamilton’ın A Second Chance adlı eserinden esinlenilmiş. Diziye başlangıç için gayet uygun bir bölüm olmuş bence. Sezonun kalanının vaat ettiği şeyleri küçük bir pencereden de olsa görmemizi sağlıyor. Benim için tek sorun, karakterin geçmişinin üçüncü dakikada bölümdeki ana kötüye bir anda anlatılmasıydı. Bunu bir kenara koyarsak bölüm mükemmeldi. Ana fikir, karakter canavarın içinde yaşadığı için insan formunda kimseden korkmuyor. Bu yüzden etrafı korumayla çevrili zengin bir adama meydan okuyabiliyor veya bu yüzden adamın karısına hiçbir sebep yokken güvenebiliyor. Korktuğu tek yer ring çünkü orada hayatı için savaşıyor. Diğer canavarı kontrol eden adam dövüş sırasında çeşitli tepkiler verirken Sonnie’nin sessiz kalıp odaklanması ise bu yüzdendi. İnsan formu canavarı değil, canavar insan formunu kontrol ediyor.

Bölüm 2 – Three Robots

Üçüncü bölüm, üç robotun post apokaliptik bir dünyayı keşfe çıkmasını konu alıyor. Tabii bir de bu dünyayı kediler ele geçirmiş durumda ve belli ki tek dertleri sevilmek. Sadece 11 dakika izleyebildiğim bu üç robota gerektiğinden fazla bağlandım diyebilirim. “Kendilerine ait ayrı bir dizileri olsa ne süper olurdu be!” diye düşünmedim değil. Yapılan şakaların büyük çoğunluğu çok basit olmasına rağmen kendimi defalarca kahkaha atar halde buldum kısacık bölümde. Ayrıca bu komik ögelerin arasından bir anda fırlayan insanların dünyayı nasıl yok edeceği fikri de depresiflik dolu bir düşünce sürecine teşvik ediyor. Bu bölüm ise Dominic Parisien’in Robots vs Fairies adlı eserinden esinlenilmiş.

Bölüm 3 – The Witness

Görsellik açısından dizinin açık ara en iyi bölümüydü The Witness. Mesela kız koşarken bornozunun hareketi elle çizilemeyecek kadar gerçekçiydi. Birden çok animasyon tekniği bir arada kullanılmış ve biraz da Cyberpunk havası vardı ki bu günümüzde oldukça popüler bir konu. Bütün sahneler, gerçekte çekilmiş bir fotoğrafın resmedilmiş hali gibiydi. Geçtiğimiz yılın sonlarında vizyona giren Spider-Man: Into the Spider-Verse’ü izledikten sonra animasyona dair her şeyi gördüğümü sanmıştım. Zaten Spider-Verse’ün çizeri de bu bölümü çizen adam: Alberto Mielgo. Belli ki geçen kısacık zamanda bile kendini geliştirmeyi başarmış. Ayrıca bazı seslerin görsel olarak sunulması bir çizgi roman hayranı olarak beni mest etti. Konusuna gelecek olursak, dizilerde ve filmlerde(Run Lola Run, Russian Doll) döngülerin işlenmesi her zaman ilgimi çeker fakat genel olarak sonları tatmin etmezdi. Bu bölümü izlerken de aynı hisse kapılmıştım ama sonu benim için oldukça şaşırtıcı bitti. Aslında son sahnede adam daireye girerken anahtar sesini duyduğumda bu kez adamın öleceğini tahmin etmiştim ama kız karşı binaya baktığında kendisini görecek sanıyordum. Keşke döngünün sebebini ve sonucu da görmüş olsaydık fakat bunu izleyicinin hayal gücüne bırakmak istemişler sanırım. Sokakta bu ikisinden başka bir insanın olmaması ise dikkat çekici bir noktaydı.

Bölüm 4 – Suits

Sanat eseri olarak değerlendirdiğim The Witness’tan sonra bu bölüm biraz zayıf geldi. Eğlenceli karakterler, güzel aksiyon, yine kaliteli animasyon ama konu olarak pek bir şey vermedi. Savaşa hevessiz olan karakterin sonunda kendini feda etmesi gibi bir klişeye sahipti. Buna rağmen merak uyandıran sonu daha fazlasını istememe sebep oldu. Zaten bölüm bana bir dizinin ya da filmin fragmanı gibi geldi. Bu konseptten mükemmel bir oyun olurdu.

Bölüm 5 – Sucker of Souls

Benim için seslendirmelerin öne çıktığı bir bölümdü. İkinci bölüm gibi yine kediler konunun merkezindeydi. Çok kaliteli ve komik espriler vardı, “Paralı askerler fahişeler gibidir. Heyecanlanmış gibi yapmak ekstra ücrete tabidir.” gibi. Her bölümde söylediğim gibi, yine çok başarılı bir görsellik izledim. Bu animasyon tekniğinin her türlü ortama uyduğunu bölümler ilerledikçe daha iyi görüyorum. Bu bölüm, Geoff Brown’ın Snafu: Survival of the Fittest kitabından esinlenilerek yazılmış.

Bölüm 6 – When the Yogurt Took Over

Dizinin fragmanlarını izlediğimde beklediğim ilk şey absürtlüktü ve ilk beş bölümde bunu görememek beni biraz hayal kırıklığına uğrattı fakat bu bölüm beklentimi fazlasıyla karşıladı. Yaşlı Adamın Savaşı serisiyle adını duyurmuş, bilim kurgu dünyasının en önemli yazarlarından olan John Scalzi’nin aynı adlı kısa hikayesinden uyarlanmış bölüm. Altı dakika olması can sıkıcı olsa da dizinin en başarılı bölümlerinden biriydi.

Bölüm 7 – Beyond the Aquila Rift

Görsellik konusunda dizinin zirve yaptığı bölümlerden biriydi. Karakterlerin yüz animasyonları neredeyse gerçek gibiydi, bu çok etkileyici. Bölümün konusu Alastair Reynolds’ın aynı adlı kitabından alınmış. Bölüm sonunda çalan “Living in the Shadows” konsepte çok uygundu. Yine bir döngü, tutsaklık var. Dehşet ve umutsuzluğa kapılmış, “ruhu kaybolmuş” Thom’un hafızası, olanları kabullenemediği veya kaldıramadığı için defalarca sıfırlanıyor. Gemideki diğer karakter Suzy’yi, Thom’un bilinci olarak algıladım çünkü uyanır uyanmaz her şeyin farkında ve Thom’a karşısındakinin Greata olmadığını söylüyor. Olanları tam olarak algılamak için bölümü birkaç kez izlemek gerekiyor, ki tekrar tekrar izlemeye gerçekten değecek bir bölüm, böylece parçalar daha kolay birleşiyor.

Bölüm 8 – Good Hunting

Sezonun geneline baktığımda, bu bölüm birçok açıdan bir ilkti: İlerleyen ve gelişen bir hikaye olmasının yanı sıra, ilk kez bir Death, Love & Robots bölümünde bu kadar çok duygusal öge gördük. Ayrıca mutlu sonla biten ilk bölüm oldu diyebilirim çünkü önceki her bölüm sonu beni derin düşüncelere daldırdı. Görsellik açısından gayet kaliteli olsa da benim için sezon boyunca ilk kez bir bölümün hikayesi dizideki görsel şölenin önüne geçti. Hikaye anlatımı ve karakterlerin ilişkisi çok güzel verilmiş. Bölüm, Ken Liu’nun Good Hunting adlı kısa hikayesinden uyarlanmış.

Bölüm 9 – Dump

Yine güzel animasyon, bu bölümde renkler çok ilgi çekiciydi. Hikaye de hoştu ama bunlar dışında üstüne düşünülecek veya konuşulacak pek bir şey yok. Sadece, o yaratığı nasıl beslediğini merak etmedim değil. Bu bölümün hikayesi ise Joe R. Lansdale’in Bumper Crop adlı kitabından alınmış.

İlk dokuz bölüm böyledi. Son dokuz bölümün incelemesini ise şuradan okuyabilirsiniz.

Salih Çiftçi

Önceki Yazı

Netflix, The Innocents’i iptal etti

Sonraki Yazı

Shameless | 9. Sezon İncelemesi | SoruYorum: Hafize & Kamil