Amerika’nın Beka Sorunu ve FBI CIA İttifakı

Benim gibi eski Türkiye’nin neye benzediğini bilecek kadar yaşlı olanlar hatırlayacaklardır, yıllar boyunca yurtdışındaki çeşitli gelişmelere bakıp iç geçirdik. Bunun bize gelmesi kimbilir kaç kuşak sonra diye sorduk birbirimize. Günümüzde ise Türkiye Dünya ile tarihinde belki de hiç olmadığı kadar eşgüdüm içerisinde. Hatta çoğu zaman örnek alınan taklit edilen bir ülke konumundayız. Yükselen sağ olsun, otoriter rejim tartışmaları olsun bunlar hep önce bizde başladı. Emlakçıdan Amerikan Başkanı yapmışlar, geçiniz efendim, bizim başkanımıza da, hem de taa ne zaman, muhtar bile olamaz demişlerdi.

Seçimlerimiz sağolsun son aylarımızı da memleketimizde bir beka sorunu olduğunu ve bunun için de siyasi ittifaklar kurulmasının önemini dinleyerek geçirdik. Tabi iktidar partisinin ittifak kurmasının cici bir şey diğerlerinin kurmasının ise kötü bir şey olduğunu da tv kumandasını her elimize aldığımızda öğrendik.

Öğrendik dediğime bakmayın, seçim sonuçlarına göre özellikle üç büyük ilde bunu hala öğrenememiş olan bir çoğunluk söz konusu. Gerçi İstanbul’daki çoğunluğun yanlışlıkla çoğunluk taklidi yapan azınlık olduğunu kanıtlama çabaları tam gaz devam ediyor ama insan üzülüyor sonuçta. Üzülüyor çünkü yurdumuzun her ekranından ve hoparlöründen verilen mesajı memlekette almayı becerememiş bu kadar insan varken koca Amerikan Dizi Dünyası hem anlatılanı benimsemiş hem de dizileriyle hayata geçirmiş bile.

Bu bahar ekranlara iki yeni dizi düştü. Whiskey Chavalier ve The Enemy Within çok temel bir noktadan hareketle seyirciye merhaba dediler. Bu sezon özetle günümüzde terör örgütlerinin aşırı güçlenmesi sonucu Amerikan İstihbarat Kurumları’nın da beraberliğinin kaçınılmaz olduğunu izliyoruz. Söz konusu diziler güvenlik güçlerinin kurduğu bir tür Cumhur İttifakı hikayeleri anlatıyor. Teşbihte hata olmaz, cumhur ittifakı diyorum çünkü zavallıların zaten toplamda iki partisi olunca bu bahar ayları dizilerimizde FBI ve CIA Amerika’nın bekası için işbirliği yapıyor. Malum FBI ABD içinde CIA ise ülke dışında operasyon yapmaya yetkiliyken “yahu bu ülke içi dışı yetki şeysi karışıyor en iyisi ortak bir görev gücü kuralım da herkesi her yerde dövelim” gibi SOYLU bir mantıkla kurulan özel timlerin hikayeleri iki farklı konseptte anlatılıyor. Gelin bu dizilerin detaylarına beraber göz atalım

Whiskey Cavalier / Balık Erkeği Federal Akrep Kadını CIA

Yere göğe sığdıramadığım canımın içi 90’lar müziğinden sayılabilecek bir hit single, 89 tarihli Opposites Attract/ Paula Abdul, belki de bu tür dizilerin en eğlenceli özeti.

Ana karakterlerin uyumsuzluğu üzerinden giden dizimiz özellikle Lethal Weapon serisini film veya dizi olarak beğenenlerin ya da Rissoli & Isles severlerin yeni favorisi olabilecek bir seçenek. Tabi burada bir de kadın ve erkek başrollerin arasında ki bir öyle bir böyle giden, seyirciyi “ay bunlar ne zaman birlikte olacaklar” diye ekrana bağlayan dinamiği de eklemek lazım. Mini spoiler verirsem, altı bölüm oldu hala öpüşmekten öteye geçemediler ama o da zaten görev gereğiydi.

Çok duygusal, gerçek sevgiye inancını asla kaybetmeyen ve etrafındaki herkesin kendisini sevmesini isteyen başarılı Federal Will Chase ile, sert mizaçlı, cinsellik dahil her şeyi görevini tamamlamak için kullanmaktan çekinmeyen alemlerin en serin ablası olarak karşımıza çıkan CIA ajanı Frankie Trowbridge’in maceralarının anlatıldığı dizi benim son dönemde en severek izlediğim karakterleri bünyesinde toplamış durumda. Açık konuşalım, başroldeki Will karakteri gerek duygusallığı gerek iyi niyeti gerek işindeki başarısı ve elbette fiziğiyle okuduğunuz yazarı neredeyse bire bir yansıttığı için çok objektif bir yazı olamayabilir bu

Aslında dizi de pek bir sürpriz yok, bir ulusal güvenlik sorununun çözümü konusunda yolları kesişen Will ve Frankie çok başarılı işler çıkarınca yöneticileri tarafından beraber çalışmaya zorlanıyorlar. Ekibe bir silah uzmanı bir hacker bir de psikiyatrist eklenince Amerika’nın dünyanın her yerindeki düşmanlarının hayatları cehenneme dönüyor kaçınılmaz olarak.

Hayatın anlamını bulmak için karşısına geçmediğiniz sürece beklentilerinizi büyük ihtimalle karşılayacak olan Whiskey Cavalier’de oyunculuklar da kesinlikle sırıtmıyor. Şimdilik tam olması gereken düzeyde yaşanan karakter çatışmalarını ekrana taşırken zorlanmayan ekip dilerim senaristlerin “ay bu tipleme çok tuttu dur şunun üzerine gidelim” kötü alışkanlıklarına ilerleyen bölümlerde kurban gitmez. An itibariyle yakışıklı federalimizi Scott Foley’in, serin CIA ajanını Lauren Cohan’ın canlandırdığı dizimizde yan rollerde ise Ana Ortis, Vir Das ve T.J. Williams’ı izlemek mümkün.

Bölüm başı espriler ve şakalarla bezeli aksiyon dolu bir 40 dakika vadeden Whiskey Cavalier IMDb’den de aldığı 7,0 puanıyla ikinci sezonu görse üçü görmesi zor diyeceğimiz çıtır çerez, eğlencelik dizilerden biri. Vakit geçirmek, kafa dağıtmak için çok ideal olan dizinin çizdiği Will karakterinde yakaladığı başarı ise tekrar tekrar altı çizilesi, pamuklara sarılası bir yaratıcılık örneği. Editörüme bile “bak valla aynı ben, benim federal halim” diye diye izlettiğim Whiskey Cavalier yoğun geçen bir iş gününün sonrasında biraz gülmek ve etrafınızda tanıdığınız yakışıklı balık burcu erkekler varsa onları hatırlamak için birebir.

The Enemy Within

Ciddi polisiyeler kontenjanından ekranlara merhaba diyen “The Enemy Within” daha ilk sahneden oldukça iddialı bir istatistikle seyircinin dikkatini çekmeyi başaran bir yapım. Günümüzde ABD’de 100.000 civarında casusun yaşadığını paylaşan yapımcılar şimdilik bölüm başı bir tane yakaladıklarına göre ömrümüzden uzun bir yayın hayatı planlıyorlar sanırım.

Dizinin başrollerini iki tanıdık isim paylaşmakta. Yıllar öncesinin efsane dizisi Dexter’da seri katilimizin ablasını canlandıran Jennifer Carpenter burada CIA ajanı Erica Spherd olarak karşımıza çıkarken iki sezon boyunca otopsi masasında harikalar yaratırken izlediğimiz Rosewood dizisinin Dr. Beaumont Rosewood’u Morris Chestnut ise Federal Ajan Will Keaton’a hayat veriyor.

Komikliklerle ilerlemeyen The Enemy Within bütün amerikan güvenlik sistemini hedef almış terörist Tal ile onu yakalamaya çalışan özel bir görev gücünün hikayesi esasen. Bu görev sırasında bir zamanlar bu teröriste verdiği bilgilerle bağzı CIA ajanlarının ölümüne sebep olduğu için ömür boyu hapse mahkum edilmiş olan Erica ablamızın FBI güçlerine bir anlamda “danışman” mahiyetinde katılmasını izliyoruz.

Acayip zeki ve çok başarılı CIA ajanının ezik FBI’lılara yol gösterdiği hikayelerle ilerleyen The Enemy Within aslında genel bir algıya da işaret ediyor. Bizim esas oğlanlar CIA’de çalışır federal dediğin polisin bir tık fazlası diye özetlenebilecek bu durum dizinin başında hainin önde gideni diye gördüğümüz CIA ablaya da zamanla sempati duymamızı sağlıyor. Hikayesinin “Evet çalışma arkadaşlarımı elin pis teröristine verdim ama bir sor niye verdim “ kısmını flashback’lerle izledikçe kanımızın ısındığı Erica ablamız her bölümde tutuklu bulunduğu hücreden tam zamanında yetişerek Amerika’yı kurtuluşa bir adım daha yaklaştırıyor.

Yüksek temposu ve türe dair kaliteli oyunculuklarıyla da IMDb’den 7.1 almış olan The Enemy Within bence ikinci sezonu şimdiden garantilemiş gibi olsa da maşallah dediğim dizi üç bölüm yaşadığı için çok iddialı cümleler kurmak istemiyorum.

Son olarak…

Her iki dizi de yayına başlayalı neredeyse bir buçuk ay oldu farkındayım ama istedim ki IMDb’den aldıkları puanlar kesinleşsin, oylar sayılsın, itiraz edilsin, bir daha sayılsın, yok geçersizler sayılsın, geçersizse neden sayılsın, belki geçerlidir densin falan… Malum zaman alıyor bu işler, bence gayet hızlı bile davrandım.

Ozan Kayahan

Hayatın anlamını buldum ama söylemem

Önceki Yazı

Game of Thrones’un senaristi, finalden önce tekrar izlenmesi gereken bölümleri açıkladı

Sonraki Yazı

Tüm Zamanların En İyi 20 İngiliz Durum Komedisi