Quicksand | Bir Çöküşün Hikayesi

5 Nisan’da Netflix’de izleyicisiyle buluşan İsveç yapımı Quicksand’dan bahsedeceğim sizlere bu yazımda. Yaklaşık 45 dakikalık altı bölümden oluşan dizi İsveçli yazar Malin Persson Giolito’nun “Störst av allt” isimli çok satan romanından uyarlama. Senaryoyu ise yine sevilen dizi Bron/Broen’i da kaleme almış bir isim olan Camilla Ahlgren yazıyor. Yani hikaye ekibi güçlü. Ayrıca dizinin Netflix’in ilk İsveç orijinal dizisi olması gibi bir özelliği de var.

Oyuncu kadrosunda Hanna Ardéhn ve Felix Sandman gibi İsveç’in genç yetenekleri var. Zaten dizinin asıl hikayesini anlattığı Maja ve Sebastian ikilisi de bu oyuncular canlandırıyor. Kadronun en tanınan ismi ise sanırım David Dencik , ki kendisi daha önce Rig 45, Genius, Top of the Lake gibi yapımlarda yer almış.

Künyesinden de kısaca bahsettiğime göre konusuna geçebilirim sanırım. Öncelikle belirteyim yazımda ufak tefek spoilerlar dışında bir şeyden bahsetmeyeceğim. Konusundan ve hikayenin genel gidişatına değineceğim. O yüzden gönül rahatlığıyla okuyabilirsin sevgili okuyucu. Ama ben hiç spoiler istemiyorum dersen o zaman buraya kadar ki yolculuğun için sana teşekkür ederim.

Dizi silah sesleriyle açılıyor. Bir odaya giren, polis ve silahlı güçler yerde şok geçirmekte olan Maja’yı elleri kanlar içinde bulur. Sınıfta bir katliam gerçekleşmiştir ve Maja bu katliamın sorumlusu olarak tutuklanır. Maja’nın içinde bulunduğu şok, katliamdan kısa kısa sahneler ve polis sorgusu gibi sahnelerle  başlayan dizi, ilerleyen bölümlerde Maja’nın buraya nasıl geldiğini geri dönüş sahneleriyle anlatır. İlk sahnede anlayamadığımız Maja’nın kurban mı yoksa katil mi olduğu ise sezon finalinde gün yüzüne çıkar.

Hikaye kısaca böyle, ama dizinin asıl anlatmak istediğinin dağılmış psikolojideki insanların neler yapabileceği olduğunu düşünüyorum. Zira ilerleyen bölümlerde karşımıza çıkan Sebastian, onun aile ilişkileri, yetiştiriliş tarzı ve bununla doğru orantılı olarak geliştirdiği davranış biçimi Maja’yı da içinden çıkılmaz bir hale sokuyor. Bir de bunlara genç yaşın getirdiği deneyimsizlik ve özgür ruh eklenince işler daha da karmaşıklaşıyor.

Hikaye ve anlatımı bana sıklıkla Sinner’ın ilk sezonunu hatırlattı. O diziyi izleyenler hatırlayacaktır, ilk bölümde aniden bir cinayet işleyen kadının onu buna iten sebebin ne olduğunu öğrenmiştik sezon sonunda. Burada ilk bölümden neredeyse son bölüme kadar Maja’nın bu katliamda ne kadar suçu var emin olmamakla birlikte, onu buraya getiren sebeplerin ne olduğunu teker teker görüyoruz. Bunu İskandinav soğukluğuyla yapmaları hikayeye artı puan kazandırıyor fakat hikayenin Sinner’ı anımsatması izlerken aldığım keyfi biraz düşürdü açıkçası. Zira yakın zamanda buna benzer bir hikaye izlemiştim.

Öte yandan karakter analizleri de hiç fena değildi. Özellikle Maja’nın bulunduğu çıkmazın izleyiciye iyi aktarıldığını düşünüyorum. Güzel başlayan bir hikayenin yavaş yavaş bir çöküşe dönüştüğünü görmesine rağmen hareket edememesi, eminim buna benzer hikayeleri olan izleyicilerin empati yapmasını sağlamıştır. Sebastian’nın dengesiz ruh halinin ise biraz daha detaylandırılması gerektiğini düşünmekle birlikte, olayları Maja’nın gözünden gördüğümüz için eksik ya da anlaşılmaz kısımların kalması da çok saçma gelmedi bana.

Hikaye genel olarak üçe ayrılmış durumda aktarılmış. Saldırıda yaşananlar, öncesinde olanlar ve dava süreci. Her bir süreç ayrı ayrı başlangıca ve sona sahip. Saldırıda yaşananlar ani sahnelerle, öncesi detaylarıyla davaysa oldukça sakin anlatılıyor. Alışık olmadığımız İsveç mahkeme ve sorgu sahnelerini izlerken garipseyebilirsiniz, zira hiç bir Amerikan dizilerindeki dava sahnesinde göremeceğiniz sakinliği ve durgunluğa hatta soğuk kanlılığa sahip. Öte yandan hikayenin psikolojik altyapısı izleyiciyi oldukça tatmin edecektir diye düşünüyorum. Zira psikolojik olarak sorunlu gördüğümüz Sebastian dışında izlediğimiz yan karakterlerden Samir ve Maja’nın en yakın arkadaşı Amanda’nın farklı ruh halleri ve bunları Maja’ya yansıtma şekilleri oldukça düşündürücü. Samir’in alfa erkeği gibi durmaya çalışmasının yanı sıra Amanda’nın arkadaşlığı ve olaylara yaklaşımı, hikayeyi içinden çıkılmaz bir hale getiren sebeplerinde başında geliyor.

Tüm bunlar ışığında dizinin izlenmeyi hak ettiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Her ne kadar altı bölümün uzun olduğunu düşünsem de, İskandinav havası diziye bakış açımızı etkiliyor. Yine de ben olsam diziyi birer saatlik üç bölümde bitirirdim diyerek yazımı noktalıyorum. Yüksek beklentiler olmadan diziyi tavsiye ediyorum, izleyiniz sayın okuyucu.

Hafize Mutlu

Bazen hayatımın kalanını sadece anime, dizi ya da film izleyerek geçirmek istediğim doğrudur.

Önceki Yazı

Santa Clarita Diet iptal edildi

Sonraki Yazı

Kuzgun’un 12. bölüm tanıtımı yayınlandı