Dead to Me | İnsan Gerçekten Ne Zaman Ölür?

Netflix’in 3 Mayıs’ta yayınlanan yeni kara-komedi dizisi Deat to Me genellikle tanıtım azıcık da inceleme iceren yazıma hoş geldiniz. Baştan belirteyim diziyi izledim ve bitirdim. Öyle aman aman spoiler falan vermeyeceğim. Ama hikayenin gidişatından genellikle de karakterlerin kişiliklerinden ve hikayeden bolca bahsedeceğim. Ona göre devam edelim sevgili okuyucu :)

 The Great Indoors ve genellikle 2 Broke Girls’le tanıdığımız senarist Liz Feldman, Dead to Me’nin hem yaratıcısı hem de hikayesini kaleme alan kişisi. Oyuncu kadrosundaysa Christina Applegate , Linda Cardellini  ve James Marsden gibi isimler var. Christina Applegate özel yapımcılardan da birisi ayrıca.

Vur-kaç trafik kazasında kocasını kaybetmiş Jen’in hikayesini izliyoruz dizide. İki oğlu var, biri ufak ama diğer ergenlik çağında. Dolayısıyla işi bir hayli zor. Emlakçı, kocası da müzikle ilgileniyor. Yani evin geçimi ondan soruluyormuş, çocukların ihtiyacıysa kocasından. Bir yas grubunda Judy isimli bir kadınla tanışıyor. Öfkeli yapısıyla dikkat çeken Jen, Judy’i başta sevmiyor. Judy’se sevimli yapısına rağmen resmen “ben çatlağım” diyor. Başlarda pek anlayaşamayan ikilimiz hikaye ilerledikçe iki sıkı dost oluyor. Fakat sorunlar da birbiri ardına gelmeye devam ediyor.

Tam bir “kadın” dizisi diyebilirim Dead to Me için. İşinde başarılı, iyi bir evliliği olan Jen, kocası Ted’i kazada kaybetmesiyle hayatı alt-üst oluyor ama ayakta kalmak için sıkı çabalıyor. Öte yandan müthiş bir öfke sorunu var. Bölümler ilerledikçe bu öfkesinin sebebini daha iyi anlıyoruz. Ama mükemmel profilinin altında sorunlu karakter yapısı onu oldukça gerçekçi kılıyor. Öte yandan ne işinde ne de ilişkisinde başarılı denemeyecek bir kadın olan Judy’se oldukça sıra dışı bir karakter. İçi-dışı bir diyebileceğim bu karakterin de büyük bir sırrı var. Merak etmeyin çok geçmeden bu sırrı öğreniyoruz ama Judy’nin bu sırrın yükü altında nasıl ezildiğini de görüyoruz.

Bu iki karakterin birbirinden zıt yapıları, hayata bakış açılarına rağmen mükemmel uyum içinde olmalarıyla bir hayli eğlenceli. Özellikle ikili diyaloglarındaki samimiyeti ben çok sevdim. Hani nedenini tam bilemezsiniz ama bazı insanlarla hemen arkadaş olursunuz ve samimi hissedersiniz ya, bu ikilinin arasındaki durum işte tam da bu. Elbette bölümler ilerledikçe bu arkadaşlığın ne sebeplerle başladığını ve hangi noktalara geldiğini çok net bir şekilde görüyoruz ama benim en çok bu ikilinin birbirine verdiği destek hoşuma gitti.

İlk bölümler için biraz yavaş diyebileceğim hikaye akışı ilerleyen bölümlerde hikayenin gelişmesiyle biraz daha hızlanıyor ve oldukça ilginç bir finalle ilk sezona noktayı koyuyor. 30’ar dakikalık 10 bölümden oluşan ilk sezon bir çırpıda bitiveriyor.

Öte yandan güzel bir “yas tutma” hikayesi izliyoruz aslında dizide. Kocasını kaybeden Jen’in yeni hayatına alışmaya çalışması, çok sevdiği eşinin yokluğunda onu özlemesi, hikaye geliştikçe öğrendiği şeyler karşısında zaman zaman değişen duyguları hem çok doğal hem de izleyiciye çok iyi empati yaptırabilecek bir şekilde anlatılmış. Genellikle komedi yapımlarında görmeye alıştığımız Christina Applegate’in draması yüksek sahnelerdeki performansını oldukça beğendiğimi belirtmeliyim. Judy olarak izlediğimiz Linda Cardellini’nin de ondan aşağı kalır yanı yoktu açıkçası. İkisi de performanslarıyla dikkat çekiyordu.

Zaman zaman da insanları “gerçekten ne kadar tanıyoruz ki”yi düşündüren yapısı da oldukça dikkat çekici. Jen’in ölen kocası Ted hakkında sonradan öğrendikleri, Judy ve Jen arasındaki birbirnden sakladıkları sırlar, izleyiciye bunu düşünmeye itiyor gerçekten. Hal böyle olunca ister istemez şunu da düşünüyor tabi izleyici; bir insan gerçekten ne zaman ölür? Ya da gerçekte olanları ne kadar bilmek istiyoruz?

Hikayede yan karakterlere fazla yer verilmemesi eksi gibi gözükebilir. Mesela Jen’in ölen kocası Ted’i hiç görmüyoruz. Gerçekten. Adamın yüzünü bile göstermiyorlar. Hikayeyi Jen’in gözünden izlediğimiz için eksikliği pek hissedilmeyebilir fakat hiç gösterilmemesi biraz dikkat çekiyor. Judy tarafındaysa işler biraz karışık. Spoiler olmaması için orada çok detaya girmiyorum. Ama bu iki karakterin hayatlarında diğer insanlarla iletişimleri hikayenin de önemli bir kısmını oluşturuyor. Mesela Jen ve Ted’in annesinin iletişimi insana “kaynana her yerde kaynana” dedirtebiliyor.

Dizi için “kadın dizisi” dememin en büyük nedeni iki kadın karakteri olması ve dayanışması ama aslında ufak tefek göndermeler ve benzetmelerle modern insana yol gösteren ya da ışık tutan bir tarafı da var. Jen’in kendisine sarkıntılık eden adamı yumrukladıktan sonra “hayır, hayır demektir!” cümlesi gibi, yine Jen’in “kazayı yapan kişiyi hep erkek olarak düşünmüştüm pekala kadın da olabilir, seksist düşündüğüme inanamıyorum” demesi gibi ya da Judy’nin “sen de kötü bir şey olduğunda hemcinsini suçlayan kadınlardan olma” demesi gibi küçük ama kayda değer replikleri duymak benim çok hoşuma gitti açıkçası.

Bir deşarj olma yöntemi olarak yüksek sesle trash-metal dinleyip ona eşlik etmeyi de gördüm ya, artık ölsem de gözlerim açık gitmeyecek sevgili okuyucu. Velhasıl dizi hoş, biraz çerezlik, biraz da ciddi bir havası var. İzleyiniz sevgili okuyucu.

Hafize Mutlu

Bazen hayatımın kalanını sadece anime, dizi ya da film izleyerek geçirmek istediğim doğrudur.

Önceki Yazı

Chernobyl | Metal tadı alıyor musun?

Sonraki Yazı

Kamil Akar