Utku Ertem

Bu sezon başlamadan önce dizinin sonunun asla beğenilmeyeceğine inanıyordum. Bu yüzden çok büyük bir hayal kırıklığı beklemiyordum. Fakat bunun için iki sene beklemiş olmanın getireceği hayal kırıklığını doğrusunu söylemek gerekirse tahmin edememişim. Üçüncü bölüm “The Long Night”dan sonra kalan üç bölümde akıllarda kalan soru işaretlerine cevap verilirse gelmiş geçmiş en büyük diziyle karşılşacağımızı söylemiştim. Ama azaltmayı geçtim bu sorular katlandığı gibi her geçen bölüm bir öncekindeki eleştirileri haklı çıkarmaya başladı.

“The Bells” isimli beşinci bölüm Varys’in infazıyla başladı. Varys için üzüldüğümü söylemem pek doğru olmaz. Endişelerinde haklı olabileceğini görmek onu temizlemeye asla yetmez bence. Daenerys’in bölümün sonundaki noktaya gelmesinde en büyük pay sahiplerinden biriydi. Ona, hükmünü adaletli bir şekilde sürebilmesi için yol göstermek yerine ondan daha iyi bir yönetim göstereceğine inandığı kişi için dalaverelere başladı hemen. Bir danışmandan beklenen bu muydu? Zaten kendisi de söylemişti sadakatinin Daenerys’e olmadığını. Sonuçta o ve onun gibilerin devri bitmişti artık.

Saraya girmeye çalışırken yakalanan ve esir düşen Jaime ile Tyrion arasındaki konuşma, kuşkusuz dizideki en dokunaklı sahnelerden biri olarak anılacak. Bu zamana kadar onu türlü belalardan koruyup kurtaran kardeşi Jaime’yi bu defa Tyrion kurtarıyordu. Cersei’yi de alıp kaçmasını istemişti Tyrion ama Jaime hala Cersei’nin kazanabileceğini iddia ediyordu. Onca savaş görmüş bir asker nasıl yanılabilirdi ki? Tabi aşk gözlerini bağlamamışsa. Fakat Tyrion çok netti belki de hiç olmadığı kadar ”şehir yarın düşecek”. Nasıl bu kadar emin olabiliyordu peki? Çünkü çark kırılmıştı bir kere.

Daenerys çok öfkeliydi. Hiç aklında olmayan bir yere gidip ölümle savaşmış ve bir gün hükmü altında toplanacağını düşündüğü insanları kurtarmıştı. Çok arkadaşını, dostunu, çocuklarından Viserion’u da kaybetmişti bu uğurda. Ona inanan ordusunun büyük bir bölümü de can vermişti hiç aklında olmayan bu savaşta. Ama zafer elde edilmişti onun sayesinde. Büyük kayıplarına rağmen. Bunlar yetmezmiş gibi bir de dönüş yolunda diğer çocuğu Rhaegal’i ve yoldaşı Missandei’yi de kaybetmişti. Tüm bunlara rağmen uzun geceden kurtardıkları, sanki bunlar bir hiçmiş gibi ona sırtlarını dönmeye başlamışlardı. Snow’un gerçekte kim olduğu yavaş yavaş yayılmaya başlamıştı. Snow, bugüne kadar istemediği (!) ama hepsinde keyifle oturduğu gibi Demir Taht’ı da istemediğini belirtmişti. Daenerys ona nasıl güvenebilirdi ki çevrenin kendisini istemediğini bile bile. Peki ne yapmalıydı? Ne yapmalıydı ki onu istemeyen herkes seve seve tahta oturmasına razı olmalıydı? Cevap basitti aslında ondan öncekilerin yaptığını yapmalıydı. İsminden ölesiye korkmalıydı herkes. Kim bilir çark kırılmamıştı belki de.

Daenerys, gemileri bir bir yakıp batırırken geçtiğimiz bölüm Rhaegal’in ölümü size de daha saçma gelmedi mi? Madem Drogon Demir Filo’yu Karasu Koyu’nun dibine yorulmadan gömebiliyorsa bunu neden o zaman da gerçekleştirmedi? Belki yorgun ve yaralıydı bilemiyorum ama bana çok anlamsız geldiğini belirtmem gerek. Belki de Daenerys’in öfkesi Drogon’u yenilmez yapmıştı. Demir Filo’yu bitirdiği gibi Altın Mürettebat’a da güzel bir sürprizi vardı. Çanlar çalmaya başladığında şehir teslim olmuştu. Ama Daenerys henüz isminden korkulacak bir hatıra bırakmamıştı bu savaşta. Ejderhasıyla Kızıl Kale’ye uçmaya başladığında çarkı kırmaya, orayı yıkarak başlayacağını düşünmüştüm. Fakat senaristlerin Daenerys’i kötü göstermek için bu kadarını yapacaklarına ihtimal vermemiştim. İlk sezondan bu yana masumiyete çok önem veren, vicdan sahibi birinin adeta öfkeden deliye dönmesine tanık olduk. Aslında düşünüce Daenerys bunun sinyallerini veriyordu. Mesela Tarlylerin infazı ve peşinden gelen tüm kararları sanki adalet terazisinin kaydığının habercisiydi. Çok zoruma gidiyor bunu söylemek ama galiba Varys haklıydı. Daenerys giderek çok korktuğu bir şeye, babasına dönüşüyordu.

Sürekli farklı anlamlar yüklediğimiz babasının sözleri “burn them all” artık yeni bir anlam daha kazanmıştı. Mad King yerini kızına, Mad Queen’e bırakmıştı. Daenerys çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı demeden herkesin üstüne alev yağdırdı. Tıpkı geçtiğimiz bölüm Tyrion’a dediği gibi gök yarılıp üstlerine yağmıştı ama kimsenin bunu Cersei’den bileceğini sanmıyorum. Yazık oldu kraliçemize. Daenerys yıkmak için geldiği çarkı çok daha sağlam bir hale getirdi.

Sandor “The Hound” Clegane ile abisi Gregor “The Mountain” Clegane’in karşılaşmaları ne kadar beklenen ve heyecanla izlenen bir kapışma ise Euron ve Jaime’nin ki de o kadar gereksiz ve sıkıcıydı bana göre. The Mountain demişken, hem kendisinin hem kraliçesinin hayatını kurtaran, krallığa çok büyük hizmetleri olan Qyburn’ün ölümünün bir böcekmiş gibi verilmesini de büyük hayal kırıklığıyla izledim. Başka bir hayal kırıklığı da Cersei’nin ölümüyle yaşadım. Sayısız kötülükten sonra onun ölümü bu kadar basit ve hızlı bir diğer deyişle merhametli olmamalıydı bence. Ve son olarak Arya’dan bahsetmek istiyorum. Sonunda Clegane’i affettiğini ve hakkını teslim ettiğini görmek güzeldi. Daenerys şehri düm düz ederken yaşanan dehşetin ortasında kaldığını görmek üzücü ama oradan sağ salim çıktığını görmek sevindiriciydi. Hem Daenerys’in yarattığı yıkımı yakından hissetmesi hem de Cersei’den sonra açılan boşluğu düşününce, Arya’nın listesini güncellediğini düşünmek hiç de abes olmaz. Tabi bir ihtimal daha var; Mad King’i öldüren Jaime Lannister’ı hatırlayınca Mad Queen’in sonu da kalan son Lannister’dan mı gelecek bekleyip göreceğiz.

Utku Ertem

Önceki Yazı

This Is Us ve Blindspot yeni sezon onaylarını aldı

Sonraki Yazı

CBS, 7 dizisine yeni sezon onayı verdi