Chernobyl | Hala nükleerde ısrarcı mıyız?

Başlık bir miktar yanıltıcı olabilir. Niyetim siyasi bir şeyler karalamak değil. Anlamam da zaten. Fakat inanın bu yazıyı yazmaya karar verdiğim andan itibaren ne başlık koyacağımı bilemedim. Esasında bu yazıyı yazmaya karar vermem de zor oldu. Çünkü Salih Çiftçi şuradan okuyabileceğiniz gibi çok iyi bir inceleme yazısı yazmıştı. Tekrara düşmek istemiyordum ama yazmak istediğim şeyle yazılmış olan arasında farklar olduğunu düşünerek içimden geçenleri anlatmak istedim.

HBO çoğumuzun katılacağı üzere çok iyi bir iş çıkardı. Chernobyl izleyen herkesin aklını donduran bir yapım. Olayların gelişimi, anlatılış biçimi, oyunculukları, hissettirdikleri, atmosferi… Bir tane bile kusur sayamam size. Kimileri yanlı bir dizi olduğunu savunadursun, ben izlediğim şeylerin gerçekler olduğundan yanayım.

Çernobil’deki patlamaya dair bilgim bu diziyi izleyene kadar sokakta çevirip konuyu soracağınız herhangi bir kişiden fazla değildi. Halbuki patlama doğduğum sene meydana gelmiş. Fakat millet olarak araştırmaya pek meraklı değiliz. Çoğumuz böyle yetiştirilmedik. Haliyle bendeki bilgi de zamanında Ukrayna’da bir nükleer santralde patlama olduğu ve bunun kanser hastalığının artmasına sebep olduğuydu. O patlama nasıl oldu, kim ya da kimler sebep oldu? Ben sormadım, kimse de anlatmadı. Rahmetli Kazım Koyuncu kanserden hayatını kaybettiğinde bir süre konuşulmuştu bu konu. Sonra her şey gibi bunu da unutacak yeni gündemler bulduk kendimize. Hem Ukrayna’daki radyasyonun Türkiye’de ne işi olurdu ki? Kazın ayağının öyle olmadığını izledim beş bölüm boyunca.

Çernobil’deki nükleer santralde bir test yapılması gerekiyor. Bunun için santraldeki güç yarıya düşürülmeli. Fakat birileri çıkıp “Olmaz, bizim o testi yapacağınız saatlerde bu enerjiye ihtiyacımız var. Siz testi on saat sonra yapın.” diyor. Yetkililer de on saatten bir şey olmayacağını, zaten önceki üç testte başarı elde edemediklerini düşünerek bu direktife olumlu cevap veriyorlar. Test gece vardiyasına kaydırılıyor. Buraya kadar çok bir sorun görünmüyor ama aslında her şey testin ileri bir saate alınmasıyla başlıyor. Gece vardiyasının başındaki Dyatlov yakın zamanda bir terfi bekliyor. Kendince önü açık, suratsız, aksi ve dediğim dedik bir insan evladı. Vardiya ekibiyse tecrübesiz. Kontrol odasındakiler dışında tesisteki diğer çalışanların vardiyaları esnasında böyle bir test yapılacağından haberleri bile yok. Kontrol odasında olanlarsa daha önce böyle bir test yapmamışlar, ellerindeki evraktan ne yapacaklarını anlamaya çalışıyor. Dyatlov sahneye çıkıp olmayacak şeyleri oldurmaya çalışıyor. Hatalar bir zincir haline geliyor ve…

İnanın çok acı bir durum. O tesiste bulunanlar için, tesisin yakınında yaşayanlar için, patlama sonrası orada görev alanlar için, hayvanlar için… İzlerken herkes ve her şey için üzülüyor insan. Tesiste bulunanların çoğu zaten orada hayatlarını kaybediyor. Yakınlarda yaşayanlar çeşitli şekillerde hastalanıyor, yerlerinden yurtlarından oluyor. Patlama sonrası tesiste görevlendirilenler öleceklerini bile bile çalışmaya devam ediyor. Hayvanlar taşıyıcı oldukları için katlediliyor. Olayla ilgili ölen tüm insanların ve hayvanların üzerine beton dökülüyor. İzlerken nefesiniz tıkanıyor sanki. Bir el yapışıyor boğazınıza, gözünüze hiçbir şey kaçmamışken yaşadığınız acı gözlerinizin dolmasına sebep oluyor.

İnsan düşünüyor bu noktada. Kediyi, köpeği, ineği, koyunu öldürdün de sineği, kelebeği, arıyı, kuşu ne yaptın? Suyu ne yaptın? Sonra kendine üzülüyorsun, yakınlarına üzülüyorsun, kanserle savaşan tanıdıklarına üzülüyorsun, kanserle savaşıp da kaybedenlere üzülüyorsun… Bunun duygusallıkla alakası yok. Bir kişi her şeyin asıl müsebbibi. Bir hırs bu kadar şeyin yaşanmasına sebep olan. Kızıyorsun ister istemez. Elbette böyle olsun istemezdi, böyle olacağını bilse öyle davranmazdı. Hiçbir şey olmasa kendisinin de içinde bulunduğu bir tesiste bu çaplı bir patlama olmasına müsaade etmezdi. Ama oldu işte.

Sadece Dyatlov’a da kızmıyor insan. Dönemin Sovyetler Birliği’ne de saydırıyor içinden. Neden saklamak için bu kadar çaba sarf edildi? Tüm dünya devletlerini bu denli  ilgilendiren hayati bir konuda neden herkesin gözünün içine baka baka yalan söylendi? Bu bir afet gibi değerlendirilip tüm uluslardan yardım istense, onu da geçtim gerçekler açıkça söylense zaten uluslar yardım etmek için kendileri seferber olmazlar mıydı? Kim daha güçlü oyunu oynayacak zaman mıydı bu süreç gerçekten?

Sonra Türkiye’yi düşünüyorsun. Sovyetler Birliği’nden çok da farklı davranılmamış. İsveç’e ulaşan radyasyonun Türkiye’yi teğet geçeceğini mi düşündüler acaba? “Haaa, kuzeye gitmiş. Eh, biz güneyde olduğumuza göre yırttık.” mı dedi birileri? Yoksa “Biz Türk’üz, bize bir şey olmaz” düşüncesi mi ağır bastı? Çünkü bana göre bu olayın üstünü bile isteye örtmeye çalışmış olmak Dyatlov’un ya da Sovyetler’in yaptığı şeyden çok daha alçakça, çok daha ahmakça. Bunun asıl sebebini hiçbir zaman öğrenemeyecek olmamız da ayrı bir acı veriyor bana.

Şimdi gelelim başlığımın sebebine. Nükleerde ısrarcı mıyız gerçekten? Eğer öyleyse gerekli tüm önlemler alınıyor mu? Alındığına kimse inandıramaz beni. Hangi işimizi tam anlamıyla yaptık şimdiye kadar ki? Geçtiğimiz günlerde Twitter’da birisi “Akkuyu Nükleer A.Ş.’nin yönetim kurulunda nükleer fizikçiyi bırak fizikçi yok.” gibi bir tweet paylaşmıştı. Kim olduğunu hatırlamıyorum. Zaten buradan kim olduğunu öğrenmenin size bir faydası da olmayacak. Şöyle bir durum var; bu şirketin yönetim kurulunda fizikçi ya da nükleer fizikçi olmamasını anlayabilirim. Sahada çalıştırıyor olma ihtimallerini düşünmek istersem tabii. Fakat işin ilginç tarafı böyle ciddi bir iddia ortaya atılmışken bir sürü kişinin bu tweeti retweet ederken şaşırmadıklarını dile getirmeleri, hatta bir kısım kişilerin bu durumla alakalı şakalar yapmaları.

İlk yağmurda çukurlar oluşacak duble yollardan ya da telafi edilebilecek şeylerden bahsetmiyoruz. Bundan seneler önce gerçekleşmiş bir olayın sebep olduğu şeyler hala hayatlarımızı tehdit ederken burnumuzun dibinde, ülke topraklarımız içerisinde bulunan bir nükleer santral bahsettiğimiz şey. “Duyar kasmak” diye bir deyim çıktı son zamanlarda. Bu asla öyle bir şey değil. Aksine bu durum hakkında hepimizin en azından duyar kasmasını isterdim. Çünkü gereksiz birçok konuda tepki gösterirken böyle hayati bir şey için ortaya atılan şeyler Çernobil’deki patlamanın ülkemizde de gerçekleşme ihtimalinden daha korkutucu bir hal almaya başladı.

Bu yazıyı okurken düşündünüz mü kimleri kansere kurban verdiğinizi? Ben yazarken düşündüm. Dedem, babaannem, biri daha yirmialtı yaşındayken bu hastalığa yenilen iki kuzenim… Yakalanıp kurtulanları saymıyorum bile. Sonra ekipten bir arkadaşımızın annesi, bir diğerinin babası… Eda… Ekip arkadaşımız, miniğimiz. 23 yaşını göremeden gitti Eda. Doğal beslenmiyoruz, başka faktörler de var tabii. Ama insan düşünüyor ister istemez. Acaba bu olay yaşanmasaydı da bu hastalık bulur muydu onları? Üzülüyorum…

Dizinin sonunda karakterlerle ilgili kısa bilgiler veriliyor. Legasov’un intihar ettiğini zaten dizinin başında izlemiştik. Fakat Sherbina, Dyatlov, Lyudmilla ve Khomyuk’a ne olduğunu merak ediyordum. Khomyuk’un Legasov’a destek veren bilim insanlarını temsilen yaratılmış bir karakter olduğunu öğrendiğimde çok şaşırdım. O kadar gerçek bir karakterdi ki. Verilen bilgilerde “Rus yetkililere göre Çerbobil’in resmi ölü sayısı 31” deniyor. Anlayacağınız birileri halen gözümüzün içine baka baka yalan söylemekte ısrar ediyor.

Rusya’nın NTV kanalının Çernobil’deki patlamaya dair yeni bir dizi çekeceğini ve patlamada CIA ajanlarının rolü olduğunun anlatılacağını duydum. İzlemeden diziyle ilgili bir yorum yapmak istemem ama buna kendileri gerçekten inanıyorsa buyursunlar çeksinler. Onu da izleriz.

Ayça, Chernobyl’in tüm zamanların en iyi dizisi olduğu haberini yazmıştı. Bu unvanı kesinlikle sonuna kadar hak ediyor. Bir daha HBO  ya da başka bir kanal beni bu kadar derinden sarsıp, etkisi altına alacak bir dizi yapar mı bilmem ama Chernobyl’in yeri her zaman başka olacak.

Bora Yıldırım

Bön Türk.

Önceki Yazı

2019’dan beş etkileyici Kore Draması

Sonraki Yazı

Swamp Thing | Bataklıktan Kahraman Çıkar mı?