Seyretmeseniz de Olur Yaz Dizileri ve Bağzı Yeni Sezonlar

Bu yazıyı yazma fikri iş yerinde geldi aklıma. Çocukluğumdan beri böyle aslında. Hayır efendim çocuk işçi olmadım, demek istediğim ne zaman aslında yapmam gereken önemli bir iş olursa ( ders çalışmak, ofiste yapılması gerekenler vb ) onunla alakasız ama yapılması çok eğlenceli bir sürü fikir bulurum hep.

Bugün de uzun zaman sonraki ilk yazımda dizilerinin en seyredilmemesi gerekenleri anlatmak istedim. Site zaten seyredilmesi gerekenlere dair önerilerle dolup taşıyor. Birdizihaber olarak Chernobyl’den GoTH’a kaçırılmaması gereken ne varsa hepsinin en ince ayrıntılarını yakalayan muhteşem yazılar yayınlandı malum. Yazarınız ise bu arada şu aşağıdaki dizileri izliyordu sıkıla sıkıla.

Designated Survivor- Netflix

Netflix’e geçmesiyle beraber öyküsüne hemen bir eşcinsel çift eklenen ABD Başkanlı dizimiz son sezonunda başkanlık seçimlerine odaklanıyor. Elalem nasıl seçime gidiyor, seçim kampanyasında neler yaşanıyor gibi soruların cevaplandığı öyküde geçen sezonlara oranla bu sefer daha bir içe dönük, daha bir ABD topraklarında yaşanan olaylar buluşuyor izleyciyle. Başka bir deyişle eskiden tüm dünyaya demokrasi dersi veren “başgaaan”ın maceralarını izlediğimiz Designated Survivor bu çizgisinden tamamen çıkartılmış durumda.  Arka planda dizinin alışılageldik terör hikayesi adına da biyolojik terör, yaratılan virüsler konseptini seçmiş olan üçüncü sezon bu konuyu da biyolog falan değilseniz belki inanırsınız bilimsel düzeyinde ekranlara taşıyor. Kısacası Netflixleştirilmiş bir Designated Survivor çıkıyor karşımıza.

Peki şaşırdım mı bu gelişmeye derseniz aslında beklediğim bir şeydi derim. Netflix bunu hep yapıyor, illa duygusal açmazlar, illa eşcinsel çiftler ve LGBT hakları, illa azınlıklar ve çektikleri, ve illa çok beceriksiz bilimsel açıklamalar ( Bkz. Rain, Dark falan ) Buradan yapılana karşı olduğum anlamı çıkmasın sadece Netflix tarzı diye bir şey var demeye çalışıyorum ve bu tarz şirketin değdiği hemen hemen herşeyi dönüştürüyor.  Benim itirazım odur ki,  bu kadar çok ve farklı mesajı bir arada vermeye kalkınca dizi söylemek istediğini anlatmaktan uzaklaşıyor, tıpkı okuduğunuz yazı gibi saçmasapan bir hal alıyor. Size son sezonu anlatacaktım laf nerelere geldi.

Özetle adı aynı içeriği bambaşka bir sezon bekliyor sizi Beyaz Saray’da. Her bölümünde toplumun kanayan bir yarasına parmak basılan dizi de “Designated” hedefe belki yeni kıtanın izleyicileri için ulaşılıyor ama geri kalanlar “Survivor” mode on tadında bir 10 bölüm seyrediyor.

Billions – Show Time

Ben dizileri İngilizce alt yazıyla izliyorum diye havalı havalı konuşan gençlerin tıkandığı dizilerin başında gelen Billions yeni sezonuyla kaldığı yerden, çizgisini bozmadan yine finans dünyasının gizemleri, çok acayip milyor milyor dolarlık hayatlar ve para – siyaset ilişkisi çerçevesinde öyküsünü anlatmaya devam ediyor.

Yeni sezonunda temposu biraz düşen, senaristlerin yaratıcılık adına güçlerini yitirmeye başladıklarını hissettiren Billions bu saydığım eksiklerini kaliteli oyuncu kadrosuyla bir miktar olsun kapatmayı başarıyor. Aslında gereğinden fazla spesifik konusu ile çok geniş kitlelere hitap etme noktasında ilk günden ciddi bir dezantavaja sahip olduğu halde dördüncü sezonuna ulaşmış olan dizi bu yaz renkli karakterlerinin de tükenmeye başlamasıyla  final sezon gelsin artık dedirtiyor. Amerika’da Wall Street ile siyaset ilişkilerini takibi zor bir hukuk ambalajı içerisinde izleyicisinin önüne koyan Billions bu sezon senaryosunu biraz daha karakterlerin özel hayatına odaklı, kişisel intikam öyküleri üzerine kuruyor. Her şeye rağmen güçlü dramatik yapısıyla benim bugüne kadar keyifle izlediğim Billions hala yaz dizileri içerisinde anlamlı bir alternatif olmayı başarmakta.

LA’s Finest – Sony pictures TV

Büyük heyecanla karşısına geçtiğim ve fakat bir türlü kendimi kaptıramadığım yaz dizisi.

Aslında Bad Boys filminden “spin off” olarak dizi dünyasına uyarlanmış olan LA’s Finest başrollerde  Jessica Alba ve Gabrielle Union’ın yer aldığı düşünüldüğünde kesinlikle gelecek vaad ediyordu. Maşallah dediğim üç gün yaşıyor kategorisine üst sıralardan giriş yapan dizi Los Angeles’daki iki dedektif ortağın maceralarını anlatıyor. Birbirinden güzel dedektiflerimiz güzel oldukları kadar sert, havalı ve zeki oldukları için bütün erkek suçluların ağzını yüzünü dökerken aynı zamanda departmanlarının da en başarılı çalışanları falan. Tabi bu arada süper kadın polisler olarak zavallı ve ezik ve aptal diğer erkek polislerin de hadlerini düzenli olarak bildiren çiftimiz bir yandan da olabildiğine farklı yaşam tarzlarıyla bilindik espriler ve şakalardan geri kalmıyorlar.

Standart Amerikan Polisiyesi nedir, hangi klişeler olmazsa olmaz konulu bir ders niteliği taşıyan LA’s Finest bu sıkıcılığı sonucu IMDb’den de sadece 5.5 puan alarak çöpte karpuz kabuklarının yanına doğru ilerliyor.

Blood and Treasure –  CBS Television

Bir tutam Indiana Jones’u girl power’la marine ettikten sonra erkek karakter lezzeti için Wonder Woman sosuyla fırınlayıp garnitür olarak da eskiden sevişip ayrılmış güzel kız yakışıklı erkek dinamiğinden türetilen klişelerle tatlandıralım. 90’lar dizi mutfağının bu nostaljik yaklaşımını . Dünyanın çok bilinen şehirlerinden oluşan bir arka planla servis edelim, belki Z kuşağı beğenir yer, çünkü başkasına yedirmemiz pek mümkün değil.  Z kuşağının neyi beğendiğini ise hiç birimiz bilmiyoruz zaten, deneme yanılma şeysi, idare etmek lazım.

Çok saçma gibi gelse de yukardaki paragrafta mükemmel bir şekilde anlattığıma inandığım dizi Blood and Treasure senaryosunun tahmin edilebilirliğiyle  “sıcak değil annem nem var nem” boğuculuğunu hissetmenizi garantileyen bir yapım. Bakmayın IMDb’den 6,2 aldığına, bu Amerikalılar arka planda azıcık Avrupa Afrika falan görünce büyük iş yapılmış çok emek harcanmış sanıyorlar.

Güzel kızı Sofia Pernas’ın yakışıklı ve kıza oranla bir tık uslu ve ezik erkeği ( wonder woman sosu dediğim konu bu, kadın kahramanın yanına bir de yakışıklı erkek koyalım ama asla kadın kahramanla boy ölçüşecek kadar muhteşem olmasın, iyi olsun ama mükemmel olamasın tarzı )  Matt Barr’ın oynadığı dizi bazı çalınan antik sanat eserlerinin peşinden koşan biri hırsız diğeri eski federal çiftimizin maceralarını anlatıyor. Ortasında çayınızı tazelerken, ya da şak diye telefon geldiğinde falan durdurmanıza gerek olmayan Blood and Treasure uyku tutmayan bir gecede gözlerinizin en kısa sürede kapanması adına ideal bir seçenek gibi duruyor.

Peki biz ne seyredeceğiz sorusuna gelince…

Açıkcası seçim öncesi son bir haftada yaşananlar kadar yüksek tempolu, akla ziyan gelişmelerle dolu, senaristlerin  bilim kurguyla fantastik sinemanın arasında dans eden satırlarla seyirciyi devamlı şaşırttığı bir dizi yok bu günlerde. Umarım ilerleyen günlerde her şey çok güzel olur da, biz de kaliteli bir şeyler izleriz.

 

Ozan Kayahan

Hayatın anlamını buldum ama söylemem

Önceki Yazı

Her Yerde Sen’in 2. bölüm basın özeti ve sürpriz konuk!

Sonraki Yazı

Underwood vs Kirkmanoğlu | Oyunuz Kime? (Zamanlaması Manidar Dizi Yazısı)