Tales of the City | Queer Dünya İçinde Aile Draması

Netflix’in neye dayandırdığını hiç anlayamadığım algoritmasına istinaden önerdiği bir dizi olan Tales of the City tanıtımıyla karşınızdayım. Ekip olarak nerelere şikayet edeceğimizi bilemediğimiz bu saçma algoritmadan ilginç diziler de çıkmıyor değil açıkçası. Tales of the City de onlardan birisi oldu benim için. Boş kafayla izlemem gerekir diye ertelediğim Dark’cığımın ikinci sezonu beni bekleyedursun, biraz rahatlamak ve farklı hikayeler izlemek için açtım ilk bölümü. Çünkü Netflix tanıtımında öyle diyordu, farklı karakterler/hikayeler diyordu. Bir de LGBTQ diyordu. Heh dedim tamam, tam da Onur Haftası’ndayken (bu yıl için 24-30 Haziran olarak belirlendi), Netflix de LGBTQ içerikli dizilerine bir yenisini daha eklemişken, ben bunu izleyeyim.
Diziyi izlemeden önce, dizi hakkında hiç bilgim yoktu açıkçası, fakat ilk bölüm sonunda neymiş bu dizinin temeli, ekibi, arka planı diye araştırırken buldum kendimi. Beklediğimden çok daha fazla queer içerik görürken bunun altının dolu olması, sadece eğlencelik bir gösteri olmaması ve modern havası çok hoşuma gitti.
PBS’in Tales of the City’sinden Netflix’in Tales of the City’sine
Armistead Maupin’ın aynı isimli kitabından uyarlama bir yapım izliyoruz. Tales of the City, Kent Masalları ismiyle Türkçeleştirilen kitabın aslında dokuz kitaplık serisi var. Fakat üç kitabı için dizi çekilmiş. Dizimize gelirsek; “New York’un Sexn and the City’si varsa San Francisco’nun da Tales of The City’si varmış” diyebileceğim kadar çok sevilen karakterleri olan, 1993 yılında mini dizi olarak yayınlanan bir dizi Tales of The City. En azından queer toplulukları için. Zira 93’de yayınlanan dizide hikaye 70’lerde geçiyor ve karakterlerden birçoğu gay. Zamanının cesur yapımlarından diyebiliriz yani.
Diziye başlamadan önce hissettiğim ve “hemm Netflix’in bir başka lgbt+ içerikli dizisi” şeklinde ifade edebileceğim dizinin içeriği, geçmişini öğrendikçe daha da ilgimi çekti. Zira dizi 1993 yılında altı bölüm olarak yayınlandıktan sonra sevilmesine hatta Emmy adaylıkları olmasına ve yayınlandığı kanalın (PBS) drama dizilerindeki en yüksek başarılarından birisini elde etmesine rağmen “gay propogandası yapıyor” düşüncesiyle kanalın fonları kesilerek devamının çekilmesi bir şekilde engellenmiş. Neyse ki insanların düşünceleri değişmiş de Showtime 1998’de More Tales of the City ismiyle altı bölüm ve 2001’de Further Tales of the City ismiyle üç bölüm daha devam sezonları olarak mini diziler çekmiş.
Netflix’in bu yapımı için yeniden çekim demek ne kadar doğru olur bilemiyorum. Zira dizinin ismi, ilk mini dizinin ismi olan Tales of the City olsa da, hikaye -diğer yapımları izlemedim sadece fragmanlardan ve tanıtımlarından anladığım kadarıyla söylüyorum- Futher Tales of the City’den sonrasını anlatıyor. Hikaye kaldığı yerden devam ediyor fakat San Francisco’daki queer dünya daha renkli.
Ana karakterlerdeki oyuncuların da aynı olması, dizinin hayranlarını çok sevindirmiş. Laura Linney’i biz genellikle Truman Show’dan ya da günümüze daha yakın bir yapım olan The Big C’den tanıyoruz ama Laura Linney’i Laura Linney yapan proje buymuş aslında. Tekrar Mary Ann Singleton olarak karşımızda. Olympia Dukakis da tekrar Anna Madrigal olarak karşımıza çıkıyor. Ellen Page dizinin yeni oyuncularından, fakat aslında Shawna Hawkings karakteriyle hikayenin önemli bir kısmını oluşturuyor.
2019’un San Francisco’una Geri Dönen Mary Ann
Hikaye Mary Ann’in 23 yıl önce terk ettiği San Francisco’ya, bir dönem “ailem” dediği insanların yanına eski ev sahibi Anna Madrigal’in 90. yaş günü için geri dönüşüyle başlıyor. Doğum gününe büyük bir endişeyle gelen Mary Ann’i karmaşık duygular içinde karşılayan birkaç yakın arkadaş, bir eski eş ve bir de çocuk var. Çocuk dediğime bakmayın, Shawna 25 yaşında, annesiyle neredeyse hiç anısı olmayan hatta artık babasıyla bile ayrı yaşayan bir genç kadın. Hal böyle olunca oldukça garip selamlaşmalar ve karşılaşmalar söz konusu oluyor. Hikayenin önemli bir kısmı bu aile “dramı” diyebilirim. Mary Ann’in gidiş nedenleri, kalanların kızgınlıkları derken kendimizi zaman zaman şiddetli tartışmaların ve duygusal anların eşiğinde bulabiliyoruz.
Fakat dizinin bir de queer kısmı var ki, olaya oldukça optimist yaklaşıp gerçekten bir peri masalı havası olsa da, günümüz LGBTQ+ topluluklarının kendi içlerindeki olası kafa karışıklıklarını ucundan kıyısından da olsa dokunduğunu düşünüyorum. Dizinin çok karakterli yapısı, her bir karakterin derinlemesine analizini maalesef sunulamaz yapmış, ama küçük anektodlar ve başarılı repliklerle anlatmak istediğini çok güzel izleyicisine aktardığını düşünüyorum. Mesela izleyiciye, trans karakter Jake’in cinsiyeti, cinsel kimliği ve cinsel yönelimi hakkındaki gerçekleri yavaş yavaş sunarken, her bir olguyu düşündürmesini çok sevdiğimi özellikle belirtmeliyim.
Bir diğer dikkatimi çeken şeyse; 20 küsür sene önceki queer yaşam, feminizm ve San Francisco’yla günümüzün karşılaştırılması… Terimlerin anlamlarının nasıl değiştiğine, önceliklerin nasıl farklılaştığına dair güzel replikler barındırıyor dizi.
Bir yandan kendisi de trans birey olan Anna Madrigal’ın evinde kiracı olan queer karakterlerin hayatlarına göz atarken diğer yandan Mary Ann’in eski kocası, yakın arkadaşı ve kızıyla ilişkisinin gelişimini izliyoruz. Spoiler vermemek adına daha derine inmiyorum ama bu hikayenin klişe kısımları olduğu kadar izlemeye değer ve etkileyici kısımları olduğunu da belirtmeliyim.
Dizinin sadece üç bölümünü izledim. Bölümler yaklaşık bir saat uzunluğunda ve dizi toplam 10 bölümden oluşuyor. İlerleyen bölümlerde ne görürüz kestirmek biraz güç, ilk bölümde gördüğümüz twistin yanısıra önümüzdeki bölümlerde de izleyiciyi şaşırtacak gerçekleri öğreneceğimizden şüphem yok fakat kendinizi modern dünyanın queer topluluğu içindeki aile dramasına hazırlayın derim. Ciddi dramatik sahneler beklemiyorum, samimi ve biraz da iyimser bir yapısının olması hoşuma gidiyor. Fakat bu samimiyet çerçevesinde izleyicisini duygulandıracak çokça sahnesi olacaktır ondan da neredeyse eminim.
O zaman şimdiden iyi seyirler sevgili okuyucu.

Hafize Mutlu

Bazen hayatımın kalanını sadece anime, dizi ya da film izleyerek geçirmek istediğim doğrudur.

Önceki Yazı

Hristiyan Dünyasını İkiye Bölen Dizi: Good Omens | Neler Oluyor?

Sonraki Yazı

Bade İşçil, Netflix’in yeni dizisi Love 101’in kadrosuna katıldı