The Handmaid’s Tale | Şimdiye kadar 3. sezon

İkinci sezon finaliyle her açıdan zirveye çıkan The Hadmaid’s Tale’in üçüncü sezonunu her gün iple çektim desem yeridir. Tabii ki her sıkı dizi takipçisi sevdiği dizinin yeni sezonunu heyecanla bekler ama genelde bir merak hakimdir çünkü sezon ucu açık bitmiştir. The Handmaid’s Tale, bir ucu açıklık söz konusu olmamasına rağmen yeni sezon için izleyicisine bunu yaşatabiliyor, bu büyük bir başarı bence. Ayrıca bu durumda olan tek The Handmaid’s Tale takipçisi olmadığıma eminim. Sonu ne olursa olsun sonraki bölüm veya sonraki sezon dizinin kalabalık kitlesi tarafından her zaman büyük bir sabırsızlıkla bekleniyor çünkü ne kadar korkunç olsa da bu distopyadan kopulamıyor.

Üçüncü sezonun yavaş başlayacağını tahmin ediyordum ama bu kadar da yavaş olacağını düşünmüyordum. İlk üç bölüm ilerlemedi resmen. Ciddi kabul edilebilecek süreler June’un bir yerlere bakmasıyla, duvarları okşamasıyla ya da yüzünü izlememizle geçiyor. Bu durum önceki iki sezonda da vardı ama tadındaydı, üçüncü sezonda çok abartılmış. Geride bıraktığımız altı bölümde neler oldu diye düşünüyorum ve aklıma birkaç taneden fazlası gelmiyor. June’un Lawrence’ın evine gelmesi, Emily’nin ailesine kavuşması, Marthaların organizasyonuyla ilgili bir şeyler, June’un Luke ile Nichole’un videosunu izlemesi, Lydia teyzenin Janine’i dövmesi, İsveçlilerle görüşme ve dünyaya yapılan canlı yayınlar. Toplam altı bölümde bu kadar ilerleyebildi dizi ve bu beni her bölüm daha da rahatsız ediyor. Tamam dizi yapısı gereğiyle atmosfere önem veriyor, özenle kurulan bu distopyayı izlememizi istiyor ama ortalama 50 dakika ekran başındayız ve biraz da heyecanlanmak, üzülmek ya da sevinmek istiyoruz. Bunları söylerken dizinin kalitesinden bir şey kaybettiğini düşünmüyorum asla. Diyaloglar ve sinematografi, kendine hayran bıraktıracak kadar güzel. Özellikle June’un neredeyse her bölüm başındaki iç konuşmaları izlemeyi en sevdiğim sahneler. Doğru yerlerde giren doğru şarkılar da alıştığımız gibi ve takdir edilesi şekilde atmosferi tamamlıyor.

Burdan sonra karakterlerle devam etmek istiyorum çünkü malum, olaylar hakkında konuşulacak pek bir şey yok. İlk altı bölüm karakter gelişimine yoğunlaşıyor zaten. Hatta gelişimine değil değişimine diyelim çünkü Fred ve Serena gelişme göstermeye niyetli değiller belli ki…

Bu sezon beni en çok etkileyen karakter Emily oldu. Her bir sahnesi mükemmeldi diyebilirim. Kanada’ya geldiğinde yaşadığı rahatlama, özgürlüğüne kavuşma hissini o kadar güzel vermiş ki aktris. Ayrıca kendini o cehennemden kurtarabilecek kadar cesur olmasıyla Kanada’da hem sınırda hem hastanede gördüğü saygı ön plana çıkarılmış. Özellikle hastanedeyken herkesin onu alkışlaması çok güçlü bir sahneydi. Bu sahnedeki alkışlama olayı da tamamen doğaçlamaymış yapımcıların söylediğine göre, insanların sadece Emily’yi ve kucağındaki Nichole’u izlemesi gerekiyormuş. Emily’yle ilgilenen her doktorun kadın olması güzel bir noktaydı. Yaşadıkları ve durumu göz önüne alınırsa erkek doktorlarla rahat olamayacağı ortada. Böyle bir ayrıntıya dikkat çekmek çok iyi bir iş. 

Devamında ailesine kavuşmasını dört gözle beklerken kendisinin bu konuda o kadar rahat olmadığını gördüm. Kalabalık bir ortama çıktığında korkuyla bakan gözleri, sosyal kişiliğini yeniden kazanmak için çok zorlanacağını belli ediyordu. Daha sonra eşiyle ve oğluyla kavuştuğu sahneleri izlemek gerçekten çok etkileyiciy ve zordu. Oğlunun kendisini hatırlayıp hatırlamadığını sorması kalbimi parçalara ayırdı resmen. The Handmaid’s Tale’in duygulara hitap etme konusunda en ufak bir sorunu yok… Sonrasında Emily’yi hiç görmemiş olmamız çok kötü, umarım gelecek bölümlerde ona yer verirler çünkü yeniden kimliğini kazanmasını ve topluma karışmasını izlemeyi isterim. 

Serena Emily’nin arkasından katil dediğinde Lydia Hala’nın öldüğünü sanmıştım ama sanırım daha önceki olaylardan bahsediyor. Lydia’nın ölmemesine sevindim çünkü karakterini izlemek ve ondan nefret etmek bu dizideki en önemli noktalardan benim için ama bir anlığına sakat kalsaydı daha iyi olurdu demedim değil. Dizideki en dengesiz karakterlerden biri olabilir bu kadın. Bir sahnede çok iyi ve şefkatli yaklaşırken diğerlerinde tam anlamıyla bir şeytana dönüşebiliyor ki sonunda kumandanların ve onların eşleri de bu şeytanlığı gördüler. Yaptığıyla herkesin kanını dondurdu ve sanırım onun ilk kez birilerinden çekindiğini gördük. Bu sahnede kadınların tepkisine özellikle dikkat ettim. Elbette bu şekilde bir şiddetin gösterildiğini biliyorlardır ama bunu gözlerinin önünde görmek farklı olmalı, belki de farklılık yaratmalı. Janine ise Stockholm sendromundan kurtulamamış görünüyor. Odaya girdiği an olay çıkaracağı çok belliydi. Bu sahnede Janine’i kurtarmak için direnen June’u ayakta alkışlamak istedim. Bu tarz agresif bir karşı çıkışı ilk kez gördük sanırım ama umarım ilkle kalmaz.

Şimdi sevgili Waterford çiftimize gelelim. Bu iki insanın bu kadar aşağılık olması beni ekran başında çıldırtıyor. Fred zaten karaktersiz ve şerefsizin teki, o yüzden artık onu eleştirmek istemiyorum. Peki Serena? Ey Serena! Sen nasıl dengesiz, karaktersiz bir kadınsın ya? Bir süre yola geldiğini düşünmüştüm, o da yalanmış. Yorumlarda, incelemelerde bu kadına çok zeki dendiğini görüyorum, buna kesinlikle katılmıyorum. Serena kendisini manipüle etmeye çalışan herkese izin veriyor, onları engelleyemiyor asla. Bu sezon kukla haline getirdiği Fred’in bile bebeğin görüntüleriyle, ayak iziyle, kıyafetleriyle zaman zaman onu manipüle ettiğini gördük. Sen bu lanet yerin kurulmasında rol oynadın, yıkılmasında da oynayacaksın! Fred sen de mükemmelsin gerçekten, şimdi mi aklına geldi bir karın olduğu? Karısıyla konuşmadan önce fahişelerle prova yapıyor adam. Senden daha fazla nefret edebilir miyim acaba?

Waterford çiftinin June karşısında bu kadar güçsüz kalmasını da anlamıyorum. Evet June’un elinde çok koz var ama bu kadar da güçsüz olmamalılar. Liseli kızlarıyla başa çıkar gibi nazını çekiyorlar June’un. Birbirlerine June’u şikayet ediyorlar falan. Zaten June’un vücudunun bugüne kadar tek parça kalması çok ilginç, neler neler gördük bu dizide. Serena bile parmağını kaybetti, June’a hiçbir şey olmuyor. Başrol diye mi?

Evet June’a gelebiliriz artık. Çok zor bir kararı, kendinden çok emin şekilde verdi June ikinci sezon sonunda. Bu kararlılığı geride bıraktığımız altıncı bölüme kadar da sürdürdü. Çok zekice hamleler yapıyor ama bunların genelde elinde patladığını görüyoruz maalesef. Mesela İsveçli ekiple yaptığı konuşma mantıklıydı ama hayal kırıklığına uğradı. Yine de ben bu olayın bitmediğini düşünüyorum. Nick neden bu kadar kesin bir şekilde reddetti anlamadım zaten. Arkada bir şeyler dönüyor bence ve gelecek bölümlerde ortaya çıkacaktır, belki Nick çoktan İsveçlilerle anlaşma yapmıştır. Ayrıca Luke’a bebeğin Nick’ten olduğunu söylemesi ne kadar acıklıysa bir o kadar da mantıklıydı çünkü artık bütün dünya bebeğin Watefordlarla alakalı olmadığını bilebilir. Böylece bir hak iddia edemezler belki.

June’un fazlaca kendini aştığını da gördük bu sezon, hani “yürek yemiş” diye bir tabir vardır ya tam öyle işte. O halini çok sevmeme rağmen korkmuyor da değilim başına bir şey gelmesinden. Örneğin toplum içinde yaptığı mimiklerle çok dikkat çekiyor. Bunu başka bir “damızlık” yapsa en azından gözü çıkarılırdı yani. Herkes Nichole’ün güvenliği için dua ederken Nichole’un güvende olduğundan emin olarak gülümsedi mesela. Bu dua olayına da anlam veremedim neresinden düşünürsem düşüneyim. Bunu canlı yayınlayarak nasıl iyi birer ebeveyn olacağınızın sinyali verebilirsiniz ki? Dünya bunu nasıl yorumlayacak, hem de June’un ağzı kapalıyken? 

June Serena’ya da çok fazla tepki gösterdi bu sezon. Aşağıdaki replik gibi. Son bölümde de Serena’ya açık açık bağırdı Lincoln heykelinin önünde.

You chased us in the woods, and you hunted us down with dogs. And when you pulled her away, she screamed! My baby screamed for her mother! And i hope this feels like that!”

Lincoln heykeli demişken DC’ye de değinelim biraz. Dizinin sıkı takipçisi olanlar bilir, The Handmaid’s Tale tarihsel mekanları kullanma konusunda çok başarılırdır. Önceki sezon incelemelerimizde buna yer vermiştik. Altıncı bölümde de bu kullanımı bolca gördük. DC’nin da önce gördüğümüz bölgelere göre fazlaca distopik olması dikkat çekiciydi. Herkes Washington Anıtı’nın haça çevirilmesiyle ilgili konuşuyor ama bu bölümün en önemli tarihsel yapısı Lincoln heykelidir. Sebebi ise şu, Lincoln’ün en büyük başarısı köleliğe son vermek olarak bilinir. Ama şimdi o heykel yıkılmış ve karşısında da köle olarak kullanılan bir kadın var. Bu bölümdeki ağızları kapatılmış damızlıkları görmek çok korkunçtu ama daha korkuncu, damızlıkların kırmızı bir kumaşın üstünde oturup kumandanları beklemesiydi. Kreşten alınmayı bekleyen çocuklar gibi. 

Sezon başından bu yana anlam veremediğim tek isim Lawrence. Bu adam da Lydia ve Serena gibi çok dengesiz bir karakter bence ama onun farkı, bu dengesizliği anlamlandıramıyorsunuz. Emily ile Nichole’un kaçmasına yardım ediyor, June kaçmamayı tercih ettiğinde yine yardım eli uzatıyor, Marthaların yaptığını görmezden geliyor ama herkesin içinde June’u aşağılamaktan ve korkutmaktan geri kalmıyor. Temkinli davranıyor diyebiliriz belki ama bu kadar uç sınırlarda mı? Zaten çok güçlü bir adam olduğu ortada.

Gelecek bölümlerle ilgili fikirlerimi araya sıkıştırdım bazı paragraflarda. Yazıyı bitirirken yine beklentilerimden bahsedeyim dedim ama tahmin edebildiğim net bir şey yok. Dizide o kadar az olay oldu ki devamında ne gelecek emin olamıyorum ama Nick çok önemli noktalarda ön plana çıkacak bence. June’un bu cesaretinin bir yerde cezalandırılacağını düşünüyorum. Fred mi olur Serena mı yoksa Lydia mı, onu bilemiyorum. Ama şunu da unutmamak lazım, June Luke’u aramayı kabul ettiğinde Serena’ya “Bana borçlu olmasını istiyorum.” demişti. Yani sezon finalinde kesin bir “Bana borçlusun.” sahnesi olacak. Ayrıca artık Fred ve Serena ikilisinden birinin başına kötü bir şey gelmesini bekliyorum. June’un da sezon sonunda artık kurtulacağını ya da Hannah’yı kurtaracağını düşünüyorum çünkü dizinin ömrü de yavaş yavaş tükeniyormuş gibi hissediyorum. Umarım sezonun geri kalanında hikayenin daha hızlı ilerlediği bölümler izleriz ve güzel bir finalle The Handmaid’s Tale’in yeniden Emmy’yi kazanmasını görürüz.

Salih Çiftçi

Çizgi roman, dizi, basketbol, oyun.

Önceki Yazı

Bade İşçil, Netflix’in yeni dizisi Love 101’in kadrosuna katıldı

Sonraki Yazı

Mucize Doktor’un başrol oyuncusu belli oldu