Kapitalizme Karşı Bir İsyan Modeli Olarak La Casa De Papel ve Çadırcılık

Size kuş sesleri arasından yazıyorum. Daha doğrusu, şehrin göbeğine yürüme mesafesinde, ormanın içindeki çadır kampımızda ilkelden hallice koşullarda kağıt-kalemle aldığım notları temize geçiyorum. Netflix’in dünyaca ünlü İspanyol dizisi La Casa De Papel üçüncü sezonuyla Temmuz ortasında yayınlandı. Ben de sonunda aldım kağıdı kalemi elime… Bu yazının bir kısmı mangal dumanında, yıldızların altında ve iskeleden atlayanları seyrederken yazıldı. Bir kısmına yeğenim Zeynep ve kuzenim Canan katkıda bulundu. Bir kısmına da Kaz Dağları… Aktarma işleminin beton binada aşırı sıcakta bayramlaşmayı beklerken olması, yazarın hissettiklerimi değiştirmiyor.

Size kuş sesleri arasından yazıyorum. Bu yazı eleştiri, ironi ya da en azından bir analiz yazısı olacaktı. La Casa De Papel’in yeni sezonunu izleyecek ve penne arabita makarnanın genizde bıraktığı acı kadar yoğun spoilerli bir yazı hazırlayacaktım. Genzime duman doldu. Ben de gerçekten olanları yazmak istedim.

Aslında son 4 yıldır gündüzü çocuk ve kuş sesleriyle dolu, geceleri yıldız sessizliğinde, kasabadan bozma bir kentin köyümsü mahallesinden yazıyorum. Satır aralarında modern kent hayatından kaçmanın keyfini de yazıyorum. Serbest çalışan olduğumdan yılın çoğu haftası ve özellikle Mayıs’tan sonrası benim için tatil. Kuzenimin kızı Zeynep yaz geldi mi her gün aynı şeyi yapar. Çevirmen ablasının gece geç saatlere kadar çalışıp üstüne bir dolu da dizi izlediğini bildiğinden, öğle saatlerine doğru telefonumu çaldırır ve heyecanlı bir sesle “abla, deniz nasıl” diye sorar.

Evimden elli metre kadar uzakta, yolun kenarından giriyoruz denize. Zeynep merkezde oturuyor ve denize bakıp dalgalı mı değil mi göremiyor. Bu yüzden arıyor beni. Deniz iyi dersem hemen aşağıda buluşacağız ve parmak uçlarımız buruşana kadar yüzeceğiz. Deniz dalgalıysa rüzgarın yönüne göre hangi plaja gideceğimize karar vereceğiz, kararlıyız illa yüzeceğiz. Rüzgarın yönüne göre denizin sıcaklığı ve denizanası durumuna karar vermede çok iyiyim. (Evet, Sinop Ağustos ortasında suyu şelale kadar soğuyabilen ve denizanalarıyla meşhur bir kent. Filostosun ne olduğunu iyi biliriz.)

Son birkaç yılda kentin en fazla 3 kilometre çapındaki plajlarında dolandık durduk. Arada da birlikte tatillere çıktık. Zeynep’le birlikte yaptığımız şeylerden biri de dizi izlemek. Zeynep öğrenci olmasına rağmen benden daha hızlı ve çok dizi izleyebiliyor. Ebeveyninin verdiği izne göre hangi dizileri izleyecekse benimle de paylaşıyor. Sonra izleyip yorum paylaşıyoruz. İzlemesine izin olmayan dizileri kısmen anlatıyorum. Konularını tartışıyoruz. Anime söz konusu olunca Zeynep beni biraz sıkıcı buluyor sanırım. Kendisini yazarımız Hafize’ye havale edeceğim. Çünkü Zeynep anime yazmak da istiyor. Yeni nesil çok fena geliyor, haberiniz olsun!

Temmuz ortasında bir gün bizim evin altında denize girerken Canan (Zeynep’in annesi) çok cin bir fikir attı ortaya: Neden çadır kurmuyorduk? İlla ülkenin meşhur ve enfes ormanlarından birine gitmeye gerek yoktu ki! Hem yaka yaka elimizden alıyorlardı. Yakında dımdızlak kalacaktık. Hazır Sinop’a nükleer santral işi de durmuştu. Kentimizin değerini bileydik. Şu çocuk da bari börtü böceğin yanında büyüsündü… Sinop ormanlarla ve kamp alanlarıyla çevriliydi (onca betona rağmen). Üstelik bunlardan biri bize 1,5 kilometre uzaklıktaydı ve denizini de biliyorduk. Kurardık bir çadır, kız kıza ne güzel kalırdık… Bu fikir bizi bütün gün eğlendirdi. Akşam anneme (72) anlatırken, onun da gözlerinin parlamasını ve “ay ben bayılırım çadır hayatına, hamak da isterim” demesini beklemiyordum tabii.

Temmuzun tam ortası günü, Özel İdare bünyesindeki kamp alanında, önce annem ve ben, ertesi gün kuzenler, yanımızda türlü çeşit kamp malzemesiyle alandaydık. Neşeyle kurduk hamak ve çadırları, attık kendimizi iskeleden soğuk suya (üstteki fotoğraf temsili değil). Zeynep mantarlara gelince yanıma yanaştı, “bu yaz çok güzel geçecek abla, La Casa De Papel geliyi!” Benim aklım, modern yaşama nanik yapan kamp hayatındaydı. Öyle ya elektrikten, cep telefonundan, sosyal medyadan uzakta kalacak, bir süre ağaçları, çiçekleri ve böcekleri inceleyecek (bazılarından kaçacak), örgü örüp kitap okuyacaktık. Nasıl baktıysam Zeynep güldü “yahu dizici olan sensin, LCDP yeni sezon uyarısını ben yapıyorum, aşk olsun abla!” İlk iki sezon ve yenisi hakkında gıybet yaptıktan sonra yüzmeye devam ettik. Aklım hem doğada hem LCDP’deydi.

Çadır hayatının türlü çeşidi var. Haftalarca modern yaşama pek uğramadan da yaşayabilirsiniz, sadece iki gün ormanın içinde de geçirebilirsiniz. Ya da bizim gibi evinize yakın mesafede istediğiniz an modernliğin içine koşup gerisin geri ormana dönebilirsiniz. Ben mesela, haftanın iki günü özel dersler için eve gidip dönüyordum. Annem bazı geceleri evde bazılarını çadırda geçiriyordu. Bu, kimine göre çadırcılık sayılmaz. Bize göre tam özgürlüktü ama. Ancak bulunduğumuz ortamda biraz ötemiz tam teşekküllü tesisken çadır ortamında kaynak suyu dışında bir şey yok (elektrik, wifi, market vb). Dolayısıyla dizi izlemek biraz zor olacaktı. Üstelik çadırda olmak o kadar güzeldi ki LCDP için bile eve gidip dizi izlemek, ne yalan söyleyeyim, hayattan çalmak gibi geliyordu. Bunu Zeynep’e söylemedim ama.

LCDP 3.sezonu 19 Temmuz günü Netflix’te yayınlandı. Zeynep, 20 veya 21 Temmuzdu sanırım, gözler şiş, tüm sezonu binge yapmış geldi çadıra. “Bak, aşırı heyecanlıyım, spoiler vermemek için kendimi zor tutuyorum, 48 saatin var, izledin izledin. Yoksa dayanamam ona göre!”

Şimdi okuyacaklarınız, yazımın asıl kısmını oluşturuyor. Ben dizinin 8 bölümlük üçüncü sezonunu bugün bitirebildim ve size LCDP’i haftalarca nasıl izleyemediğimi, kapitalizm ve modernizmle mücadele çeşidi olarak çadırcılık üzerinden anlatmak istiyorum.

19-25 Temmuz: Denemekten Vazgeçme

Zeynep Berlin’le buluşmanın, Profesörü görmenin, Tokyo ile Denver’in heyecanını, Palermo’nun atarlarını paylaşmanın güzelliğini spoiler vermeden anlatamadığından, bu birkaç günü sürekli beni dürterek geçirdi. Arada derse gittim, alışverişe çıktık, sahilde yürüdük. İki kez mangal yaktık. Birkaç örümcek ve kene yakaladık. Elbette doğaya salalım isterdik ama en azından bu ikisi için durum öyle olmadı. Çadırın etrafına ilaçlama yapmayı düşündük. Eve gittiğimde Netflix mobil özelliğiyle cep telefonuma 3 bölüm LCDP indirip çadırda izleme hayali kurdum ama işe güce dalıp yapmayı unuttum.

25-31 Temmuz: Red Boxes

Dersten çıktım, LCDP ilk 3 bölümü indirdim. Heyecanlıydım. Dışarıda aşırı nemli bir hava vardı. Bu sıcakta izlenmez, akşamı beklerim dedim. Çadıra geldim. Bitki örtüsüne zarar vermeden çadırın etrafında bir miktar ilaçlama yaptım. Buralardaki kenelerden zarar gelmediği söyleniyor ama işte insan korkuyor. Sonra Canan’la piknikçilerin arkalarında bıraktığı çöplere ve ortak kullandığımız çeşmeleri tıkayan yağlı sebzeli atıklarına söylendik. Eldivenleri giyip çeşmeleri temizledik.

Bizimle aynı yerde çadır kuran gazeteci arkadaşımız da etrafta dolaşıp kendi çöpüne piknikçilerin çöpünü ekleyerek yüksek sesle konuşuyordu. “Önemli olan çöpü atmamak değil sadece, başkasının attığına uzanıp onu ortadan kaldırmıyorsan ikiyüzlülüktür bu!” Kaz Dağları’nda nöbete duranlar gibiydi. Gözlerim doldu bir an. Şu dünyada kene korkusundan birkaç böceği öldürdüğü için utanan bir ben olamazdım. Canan, “sinirlenince çok güzel oluyoruz aslında” dedi. İçim serinledi bir an.

Ağaç yapraklarının sesleri, kuşlar, etraftaki mangalcıların şen kahkahaları, derken Zeynep denizden geldi, üşümüş. Ormanlık alanda ortam ısısı merkeze göre daha düşük oluyor. Ama bir güzeldir ki o serinlik… LCDP’i unuttum. Zaten insan doğayla iç içe olunca her şeyi unutabilirdi, her şeyi… Ateş yaktık mangalda. Isınmaya çalıştık. Zeynep yine LCDP izleyip izlemediğimi sordu. Cevaba kızdı. “Tamam, sosyal medyadan uzak durabilirsin ama bu başka bir şey yahu!” dedi.

Kendine başka dizi arkadaşı bulacakmış, az kalmışmış. Zaten anime izlemiyormuşum. O kadar beklenir miymiş hem! Ona zaten yeni heyecanlar lazımmış. Hakan: Muhafız’da da aynı şeyi yapmışım. Ağız tadıyla tartışamamışız, çok geç izlemişim. Bu haliyle Nairobi’ye benziyordu. Bense Rio gibi oturmuştum kamp sandalyeme, elimde örgü, etrafımdaki sakinlikten sıkılabilme ihtimalimi düşünüyordum. Bir ara cep telefonumu açtım, izleyeyim şu diziyi derken haber sitelerinde birkaç önemli olaya takıldım. Sonra bir haber gördüm. Ah Arzu (Rio), o telefonu açmayacaktın…

İki yıl önce annem, kuzenim ve Zeynep Kaz Dağları eteklerinde tatile gitmiştik. Serin sularında yüzerken almıştık dağdaki yangın haberini. Ağustos sıcağında cayır cayır yanan hayvan ve bitkilerden utancıma çıkmıştım sudan. İçimiz yanmıştı. O gün yanan ağaçların komşuları ve akrabalarının yerinde yeller esiyordu şimdi. O gece fazla rüzgarlı bir hava vardı. Annem eve gitmeyi teklif edince hemen atladım. O sırada ormanda olmak galiba zor gelmişti.

31 Temmuz – 7 Ağustos: Harana!

Eve gelince biraz iş yaptım, sonra açtım Netflix’i, artık hiçbir şey engel değildi. Sabah tekrar çadır alanına gidinceye kadar binge yapmak için saatlerim vardı. Bu fırsat kaçmazdı…

3 bölüm izledim. Başka işler de yaptım. İki bölüm de başka dizi izleyince sabah oldu. 2-3 saat uyuyup çadıra geldik. Yine etrafta çöpler vardı. Çeşmeler tabii ki tıkanmıştı. Bir piknikçi amcanın bulaşık yıkamak için elindeki kaplarla çeşmeye yaklaştığını gördüm. İçimdeki canavar gözlerini açtı. Donuk bir ifadeyle, “çeşmeyi kullanmayın” demişim. Adam irkilerek durdu. Kendimi toparladım hemen. “Çeşme tıkalı. Ben açayım, ondan sonra yıkayın.” Birkaç laf geveleyecek oldu. Çadırdan eldivenleri kaptığım gibi çeşmenin başında bittim.

Bir yandan doğayı katledenlere, çevreyi kirletenlere, evlerinde temizlik gurusu gibi davranıp iş ortak alanlara gelince ince-kalın hiçbir motor beceriye sahip olamayanlara verdim veriştirdim. Adam beni yandan yandan izledi. İşim bitince “buyrun, şimdi bulaşıklarınızı yıkayabilirsiniz. Sizden ricam, akşam giderken çaydanlığınızda kalan sıcak suyu buraya döker misiniz? Yağ atıkları erisin” dedim. Akşamüstü aynı amcanın başka bir piknikçiye çeşme başında poşet uzattığını gördüm. “Bak o yemek atıklarını at buraya, tıkanıyor sonra.” Kendimi bir parça iyi hissettim. Yine de içimdeki sıkıntı gitmedi.

Sonraki günlerde modern yaşama inat olsun diye çıktığımız çadır hayatında, kapitalizmin kıskacına sıkışmış insanların doğada nasıl bocaladıklarını izledim. Biraz uzağımıza çadır kuran aile, sabahına terk etti alanı. Gece uyuyamamışlar, çok ses oluyormuş, tuvalet de uzakmış. Bir başkası evdeki konforu(!) arıyordu. Her gün duş almazsa duramazmış. Zaten gündüz piknikçiler etrafı çok kirletiyormuş. Yeterli çöp konteyneri yok muymuş? Hem neden sinek ilaçlaması yapılmıyormuş.

Hani pikniğe gidince mangal hazırlanırken kozalak bulacağım diye ağaç altlarında dolanan ve her şey hazır olunca porselen tabakta çatal ve bıçakla et çekiştirip iş bulaşığa gelince “ay açık havada yemek beni şişirdi, az yürüyeyim” diyerek sıvışan küçük yengeye benziyordu. Gülümsedim. Bir gün önce yüzüm gözüm is içinde patlıcan közlemiş, aynı tabakta salata karıştırıp sonra kavun servisi yapmıştım (arada yıkadım ama valla) ve 4 gündür saçıma şampuan değmemişti. Çok mutluydum. Çukur kazarkenki Moskov gibiydim.

Annem de benimle birlikte izliyordu olanları. Arada sohbet edebildiklerimize öğütler veriyordu. “Doğa dediğin her şeyi unuttuğun yerdir. Boşverin sineği, böceği ve gürültüyü. Elbette olacaklar, burası onların evi. Salın kendinizi. Bak ben sivrilere alıştım. İlaç istemezseniz sirke sürün kollarınıza. Açık havada uyumanın keyfi gibisi yoktur. Demleyin çayı ya da gelin bizim masaya, yıldızları seyrediyoruz biz bütün gece. Evlerde var mı böyle konfor?

Ertesi sabah annemi hamakta bırakıp ders için eve geldim. Öğlene doğru ders bitti ve LCDP kalan bölümlerini cep telefonuma indirdikten sonra saate baktım. Denize girmek için tehlikeli saatlerdi, hava çok sıcaktı ve yürüyerek gitmek yerine minibüse binebilirdim. Bu da bana en az iki bölüm LCDP izleme imkânı veriyordu. Hemen annemi aradım. Tabii dizi izleyeceğimi söylemedim. “Az işim var, 3 gibi gelirim” dedim. İş işmiş, acele etmeyeymişim, bitince gelirmişim. Ama hamak keyfi o kadar güzelmiş ki gelmemekle neleri kaçırıyormuşum. Hahayt diye de bitirdi cümlesini. Onu keyfiyle bırakıp diziye döndüm.

Altıncı bölümü de izledikten sonra artık beni kimse tutamazdı. O iskeleden atlamalıydım. Bütün günü Zeynep’le yüzerek geçirdik. Ona son iki bölümde olduğumu söylemedim. Zaten birkaç bızırdanmadan sonra o da ısrar etmekten vazgeçmişti. Derken araya bayram tatili girdi. Arefe gününü evde temizlik yaparak geçirecektik. Toparlanıp geldik. Anneme kalsa sokak kapımıza “çadırdayız, kolonyamız şekerimiz hazır. Bayramlaşmak için çadıra bekleriz” notu asacaktık ama sonra “komşulara ayıp olur” dedi. Yine modernizmin kuşatmasına yenik düştük ama kararlıyız, ilk gün bayramlaşma bitince doğru çadıra.

Toz aldım, evi süpürdüm. Çamaşır yıkadım. Derken bilgisayarımın başında geçtim. Size aldığım notları ve bir diziyi izleyememe serüvenimi aktarmaya çalışıyorum ve yarın Zeynep’le bayramlaşırken LCDP üçüncü sezonunu bitirdim deyince yüzünün alacağı hali düşünüyorum.

La Casa De Papel bir sistem eleştirisi ve başkaldırı hikâyesi. Aşağıda üçüncü sezon fragmanından ve yeğenimin ağzından birkaç cümleyle diziye yorum yapmaktan başkaca bir şey söyleyip heyecanı baltalamak istemiyorum. GoT kadar olmasa da spoiler yüzünden linç yemek istemiyorum desem daha doğru :)

İlk iki sezonunu izleyenler, üçüncüsü için biraz hayal kırıklığı yaşadıklarını, aradıkları heyecanı bulamadıklarını söylüyorlar. Zeynep’in bu yoruma yanıtı ve diziye genel olarak yorumu çok tatlıydı. Finalde diziyle ilgili düşüncelerimi onun gözünden aktarmak istedim:

“Üçüncü sezon biraz duygusal gibi, insanlar da isyan söz konusu olunca duygularını düşünmeyip böyle heyecanla mücadele etmeyi sürdürmek istiyorlar. Birileri isyan etsin, biz de seyredelim yani. Bunu herkes ister. Bazı yerlerde ağlamak istiyorsun. Bazı yerlerde kızıyorsun. Temposu yavaşlıyor gibi ama bence hiç yavaşlamıyor. Duygusallık iyidir. İkinci sezon bitince insanlar diyordu ki Berlin geri gelecekmiş. Ölmemiş gibi yapacaklarmış. Saçma. İlk sezonda ölen ve sonraki beş sezonda görünen karakterler olmuyor mu? Berlin’le ilgili bölümler çok güzeldi. Sonra başka şeyler de oluyor (spoilersiz konuşmak çok zor ah Zeynep!) onlar da duygusaldı ve güzeldi. İnsan sonlara doğru ya böyle olmasın diyor, sonra toparlıyorsun. Güzel bitirmişler bence. Bir de ah Tokyo demek istiyorum da neden demek istiyorum söyleyemiyorum. Hadi izle artık abla ya, doya doya Profesör gıybeti yapamıyorum!”

 

Arzu Kayhan

Hayatın üçüncü sayfa polisiyesini yazıyor. Yabancılaşma temalı polisiye bir romanı var (YAD). Ayrıca çevirmen. Aslında bu bilgiler arama motorlarında zaten var. Sen Birdizihaber'den ve şuradan takip et yeter: www.sanahaber.blogspot.com

Önceki Yazı

Kurşun dizisinin kadın başrolü belli oldu

Sonraki Yazı

TRT’nin Şampiyon’undan yeni bir fragman yayınlandı